Karışık Bir Hikaye
Son.
Bir Pazartesi günü çocuk sekiz otuz otobüsünün yirmi bir numaralı koltuğuna oturmuştu. O sarsan şarkıların sarsan kliplerindeki gibi basını cama yaslayıp, sadece müzik dinleyerek bitirmek istiyordu yolu. Hesap etmediği ise yirmi bir numaralı koltuk cam kenarı değildi. Yanlışı yapan bileti aldığı yerdeki genç görevliydi. Hoşlanmıştı cocuktan, keske hoşlanmasaydım diye düşündü. Küçük geldi aklına. Düştü düşünceleri gecenin karanlığına.
Hikayeyi nereden başlatırsam daha iyi olur diye sormadığımdan olsa gerek, nereden başladığını bilmediğimden ya da, bir otobüs camımın soğuğunu uygun gördüm. Hava aydınlık olsa çocuğun gördüklerini anlatmakla devam ederdim. Gördükleri anlatılacak kadar güzeldi çünkü yola çıkmadan önce. Yola çıktıktan sonra öncenin etkisi devam ederdi mutlaka. Etmeliydi de. Yoksa birlikte olmamak çekilir dert değil. Bu durumda birlikte olmak için çekilir dert demek yanlış olmayacak.
Otobüsün kliması bozuk değildi, sıcağa mı soğuğa mı ayarlı olduğunu düşündü. Bilemeyecek kadar farklıydı hissettikleri. Sigara yakmayı istiyordu delice. Sigara içmesini istemezdi küçük. Kendine dikkat et derdi. Çocuğun dikkat ettiği oydu oysa.
Gözlerini.
Saclarını.
Dudaklarını.
Boynunu.
Ve ah, gamzesini.
Çocuk düşünüyordu “ne saçma her şey.” Kınıyordu onu sevenleri, onu sevmelerinden ötürü. Nasıl bir saatin zamanı göstermesi ancak içinde onu hareket ettirecek olan bir enerjiyle mümkünse, yani zamanın akmasının ya da akmamasının saat ile alakası yoksa, çocuk o enerjiyi kaybettiğini hissediyordu. (şu an hikayenin zaman eğrisindeki ilk duraktayız, ya da değiliz bilmiyorum) zamanın eğriliğini en güzel saatlerin anlattığını düşünürdü zaten. Salvador Dali’nin her şeyi abartan bir züppe olduğunu da düşünmüştü bu yüzden.
“Ölmeyi isteyenler de var ama benimki doğmamış olmayı istemek. Soğuk sandviçi de ısıttırıp yedim mesela. Bazı anılarım var. Mide ağrısı gibi canımı yakıyorlar. Isıtılmış soğuk sandviç bu ağrıyı dindiriyor” diye düşündü çoçuk. Söylemeye gücü yetmezdi, bunun yeteceğine cesareti olsa dahi karşısında oturan ya da ayakta olan ama dinleyenin bunu anlamayacağını, canının da soğuk sandviç çektiğini hatırladı.
(Bu hikayenin içindeki her bir kişinin ve olayın çocuğun doğumuyla dahi ilgisinin olduğu yadsınamaz bir gerçek. Nitekim, bu sayfalardaki kişiler ve olaylar tamamen gerçektir ve yaşanmıştır, en kötü ihtimalle yaşanacaktır. Ancak her yaşananı ve de yaşanması gerekeni yazmak Tanrı’nın sahip olduğu bir meziyet. Ben sadece aklıma gelenleri kalemim ve kağıdım ile anlaştığım takdirde yazacağım)
2
Sabah alarmı altıyı üç kalaya ayarlıydı. Alarmı bir kez erteleme hakkını kendine tanıyor ve üç dakikalık olan erteleme süresini kendisine hediye ettiğini düşünüyordu. “Tam saatlere bu kadar takmamın sebebi 01.01.11, 02.02.12 … tarihinde evlenen insanlara duyduğum hayranlık değil. Evlenmek ancak yeni bir ev tutmak ile mümkün ve kontratlarda ya ayın onbeşi ya ay sonu ödeme tarihi olarak belirleniyor. Hem izlemediğim onca televizyon programının da başlangıç saatleri hep tam saatler. Ahdım olsun, yapımcı falan olursam programım 23:32 de başlasın. Çocuklar uyusun 23:30’a kadar. Küfretme özgürlüğüm olsun.”
Erteledi alarmı. 3 dakika. 180 saniye. Matematiğim el verdiği sürece devam edersem, hem sıkıcı olur hem de 3 dakikanın aslında o kadar kısa olmadığını anlarsınız. Çocuk da o zamanlar bilmiyordu bunu. Yine küçüğün yanındayken öğrenmişti. Otobüse yetişecekti, nefesi nefesine değdi, nefes nefeseydi.
Üç dakika çok çabuk geçti diye düşündü. Uzun süredir hayal kurmuyordu. Hayal kurmazsan rüya da görmemelisin. Aksi halde ya hep uyumak ya da hiç uyumamak istersin. Çantasını önceki geceden hazır etmişti. Sırt çantası ile bavul arasında kalıp, bavulu seçtiğine memnun oldu bavulun tekerlerinin kırılmaya yüz tutmuş olduğunu görmeden hemen önce.
Yolculuk uzak yereydi. Zihninin yükleri başkalarının koyduğu yük sınırını aşalı çok olmuştu. Yanında taşıması sorun çıkartıyordu hep. Bavulu seçtiğine memnun oldu. Bavul havaalanında karışacak ve o aramaya yeltenmeyecekti. “Kendi bulamamıştı yüklerden kurtulmaya çözümü. “Bulana helal olsun” derdi. Bulana helal etti derdini.
(Küçük bir hediye)
Çok zaman sonraydı yaşananların bazılarından ve bazılarına daha çok zaman vardı. Zaman bazen hızlı geçer, bazen sadece geçerdi. Ama geçerdi. Bundan dolayı çok defa küfretmişti.
Şarap gibi derdi zaman için adını bilmediği bir bilge. Çocuğuna Bilge ismini verenlere küfretti sonra haketmedikleri halde. Kadehe kattığında küçük girdabı oluşturacaksın ki şarap iyice havalansın. Zamanı geldiğinde içeceksin ve de şarabı, mantarını çıkarttığında bir tirbuşon ya da yokluğunda bıçak yardımıyla.
Ankaranın soğuk bir günüydü. Soğuk en çok evsizleri etkilerken, soğuktan en çok büyük evi olanlar şikayet ediyorlardı. Bu bir çelişkiydi.
Hayatı boyunca hep çelişkileri görerek yaşamıştı çocuk. Çelişkiler ile doğmuş, ölmesi gerekirken ölmemişti mesela henüz küçüçük bir bebekken. Hayatının en büyük çelişkisini okuduğu bir kitapta görmüştü. Görmüştü çünkü hayal etmişti. Görmüştü çünkü yaşayacaktı o kitapta imrendiği duyguları.
“Küçük bir hediye” verdi küçüğe.
3
Bavulunu eline aldı ve evden çıktı. Evden çıkarken kapıyı kilitlemeyi bırakmıştı uzun zaman önce. Evdeyken yapardı bunu. Amacı insanları kendinden uzak tutmaktı. “En azından bir kapı eşiği kadar uzak olsunlar”
Bu hali Muhsin Ünlü’nün ayakkabılarını kapımın önünde görmek istiyorum şiirini okuduktan sonra garip alışkanlıklarının arasına girmeyi becermişti.
Apartmandan da çıktı. Onu havaalanına götürecek aracı beklerken alelacele sigarasını yaktı. daha sigarasını bitirmeden araç geldi. Sabah kendisine hediye ettiği üç Dakika’ya kızdı. Haketmek için me yaptım ki diye düşündü.
(Yazar Notu)
Bazen her şey olması gerektiği gibidir. Yine olsa yine aynısı olacaktır. Kimse olandan pişman değildir ama kimse olandan mutlu da değildir. Öyle anlarda neşet ertaş dinlemek gerekir.
(Geçici Ayrılık)
Yorgunluk baş gösteriyordu çocuğun vucüdunda. mücadele etmekten yorulmaktı bu, mücadelesinin bir işe yaramadığını ve bazen, ve hatta çoğunlukla hiçbir şeyi değiştirmediğini farkettiğinden bu yana yorulmak yerini nefes daralmasına, artan sigara izmaritlerine, perdeleri kokan karanlık evlere, otomatik yanan lambanın artık otomatik yanmamasına, kitap sayfalarının altının çizilmemesine, çiçeklerin susuz kalmasına evriliyordu.
Bunu küçüğe anlatmayı hiç denememişti. Bu onun yanlışıydı belki de. Anlatsa.. anlatabilir miydi? çocuk bir zamanlar düşünmüştü; sevmediği Elif Şafak’ın cümleleri geldi aklına, onun olduğuna da emin değildi aslında: Sevdalarım mı ruhsuz? Kime seni seviyorum desem inandıramıyorum. Üstelik bu kar neden siyah değil der gibi bir durum.
Sancılı düşünceler ile bu satırların altını çizmiş, yıkılan hayalleri ile italik hale getirmişti. Büyük ihtimalle Elif Şafak’a ait diye düşündü.
Sarhoştu, aşıktı, yorgundu, griydi, mutlu olması gereken bir gündü. Mutlu olduğunu sandığı bir gündü. Nefessiz kaldığı bir gündü. Küçüğün nefesini aldığı bir gündü. Daha sonra küçük ile konuşacaklar ve çözemeyeceklerdi. ikisi de birbirini suçlayacaktı o gece için. Çocuk aldatmamış ama küçük aldatılmıştı. Yani deniz uzaktan mavi ve yakından berraktı, yani oksijenin ağırlığı 16 gram ve 15.9994 gramdı. Yani tavşan kaplumbağayı geçemezdi ama geçti. Yani havadaki ok hareket etmezdi ama etti. Yani aslında hiçbir sey hareket edemezdi ama etti.
Çocuğun kanında haddinden fazla alkol vardı, küçüğün aklında haddinden fazla düşünce olduğu gibi. Çocuk fazla konuşamıyor, küçük fazla konuşmuyordu. Kelimeler az ve etkiliydi.
Bitmek kelimesinin her dildeki karşılığı yankılandı başkentin semalarında. Kore anıtı savaş bittiğinden bu yana ilk kez duydu bu kelimeyi. ve evet yine savaş bitmişti. Bitti.
Mi?