Ankara, gündüz Ankara, gece
16 Ağustos 2026

Han

Dağ yoluydu; akşamdan yağmur, geceden sis. Farların ışığı üç adım gidip geri dönüyordu; ışık bile korkmuştu yoldan. Telefonda çizgi yok, haritada yol yok; olmayan bir yolda gidiyordum ki bir tabela çıktı karşıma; Han. Altında ok yok, mesafe yok. Han olan yer adres vermez; yolu kesilen bulur.

Avluya girip motoru kapattım. Ses bitince yağmuru duydum; meğer hep yağıyormuş, ben kendi gürültümdeymişim.

İçerisi loştu, soba yanıyordu. Üç masa doluydu; birinde asker kıyafetli bir genç, izinli olduğu her halinden belli; birinde kucağındaki kutuyu masaya koymayan bir kadın; birinde sürekli telefonuna bakan, telefonu ona hiç bakmayan bir adam. Hancı tezgahın arkasındaydı. Yaşını sormaya gerek yoktu; handan eskiydi.

Çantama uzanmadı; merdiveni gösterdi yalnızca.

  • Islak yolcuyu kurutmak hancının işi, dedi. Kurulanmak yolcunun.

Odaya çıktım, kuru bir şeyler giydim, indim. Çorba gelmişti; istememiştim, gelmişti. Hancı masaların arasında dolaşıyordu; garson gibi değil, bahçıvan gibi. Kadının önünden geçerken eğildi:

  • Kutuyu yukarı alayım mı kızım? Dönüş yolu uzundur, kolun yorulur.

Kadın şaşırdı; ben de. Dönenle gideni aynı iskemlede ayırt edemezdim ben. Asker kalkarken ona da seslendi:

  • Erken yat evlat. Sayılı gün tez geçer ama gecesi uzun gelir.

Genç kızardı, teşekkür etti, çıktı. Hancı tezgaha dönünce dayanamadım:

  • Tanıyor musun bunları?
  • İlk defa görüyorum.
  • Kadının döndüğünü nereden bildin peki?
  • Gidenin gözü ileridedir, dönenin yükünde. Kadın kutudan gözünü ayırmıyor; giden emanet almaz, dönen alır.

Bir çay koydu, karşıma oturdu; sormadan. Hancılar sormaz zaten; soran otele dönsün.

  • İnsan insanı yolculukta tanır, dedi. Evinde tanıyamazsın; evde herkesin duvarı vardır. Duvar kötü bir şey değil, yanlış anlama; yükünü yaslarsın, görünmez olur. Ev bunun için icat edildi zaten; yük saklamak için. Ama yola çıkan, duvarını götüremez. Yük omuza biner; omuzdaki yükü herkes görür.
  • Sen de böyle mi tanıdın insanı? Yolcularla?
  • Kimseyle yola çıkmadım; herkesi tanıdım. Beraber gitmek şart değil. Bakacaksın, o kadar. Bir de vakit vereceksin; vakti zaten yol veriyor, bana bakmak kalıyor.

Telefonlu adamı gösterdim gözümle; ona hiçbir şey dememişti çünkü.

  • Ona niye bir şey demedin?
  • Ne diyeyim? Adam burada oturuyor ama telefonun içinde yürüyor. Yolculuğu orada. Oradaki halini oradaki hancı bilir; benim handa sadece bedeni konaklıyor, bedene çorba yeter.

Sonra tezgahın altından bir defter çıkardı; kalın, kabarık, köşeleri yenmiş. Otel defteri sandım; kimlik isteyecek.

  • İsim sormam, dedi. İsim evde kalan şeydir; kapıda söylenir, içeri girmez. Ben ağırlık yazarım.

Açtı, çevirdi. Sayfalarda isim yok, tarih yok, oda numarası yok. Birer satır:

“Bir bavul; içinde başka bir şehir.”

“Eli boş geldi; en ağır yükü buydu.”

“Kucağında kutu; kutunun içinde özür.”

“Haritası yeni, yarası eski.”

Satırları okudukça o akşamki masalar gözümün önünden geçti; bir de hiç görmediğim masalar. Kaç yolcu, kaç omuz.. Defter kabarık olmasın da ne olsun.

  • Benimki, dedim. Ne yazdın?

Defteri kapattı.

  • Yazmadım.
  • Neden?
  • Sen daha yola çıkmadın ki.
  • Üç gündür yoldayım.
  • Evinden çıkmışsın; kabuğundan çıkmamışsın. Duvarını söküp arabaya yüklemişsin; yolcu değilsin sen, seyyar evsin. Ağırlığın duvarın arkasında duruyor. Ben duvar yazmam; duvarı herkes yazar.

Bozuldum; belli etmedim. Belli etmemek de duvardandır; o gece aramıza bir taş daha koydum. Odama çıktım, uyuyamadım. Yağmur dinmişti; şimdi de sessizlik yağıyordu. O, daha beter ıslatıyordu.

Sabah erken indim. Hancı avluyu süpürüyordu; gece kimin ne döktüğünü yalnız süpüren bilir.

  • Sen hiç yola çıkmadın mı, diye sordum. Merak işte; bunca yolcuyu tanıyan adam..
  • Çıkmadım, dedi. Gerek kalmadı; yol ayağıma geliyor. Hem yolculuğun yolda olması şart değil. Kırk yıldır bu kapıdayım; duvarsız, perdesiz. Gelen görüyor beni, giden görüyor; kızdığımı, yorulduğumu, beklediğimi.. Kırk yıl görünür kalmak. Ondan uzun yol mu olur?

Hesabı sordum. Söyledi; yatak şu kadar, çorba şu kadar. Sonra ekledi:

  • Bir de duvarından bir taş. Onu herkesten alırım; parası olmaz.

Güldüm; şaka sandım. O an etrafıma baktım; hanın duvarlarında hiçbir taş diğerine benzemiyordu. Kimi köşeli, kimi yassı, kimi dere taşı, kimi tuğla. Şaka değildi. Bu han, yolcuların bıraktıklarından örülmüştü. Adam kırk yıldır duvar topluyordu; yolcular hafiflesin diye.

Hangi taşımı bıraktığımı bilmiyorum; çıkarken hafiflediğimi biliyorum. Araba yokuşu daha kolay çıktı. Şoförüm ben, bilirim; yakıtla alakası yoktu.

Geçen yıl bir işim düştü, aynı yoldan geçtim. Gündüzdü bu sefer; yol haritada da vardı artık. Han yerindeydi. Durdum. Tezgahta genç biri; hancıyı sordum, “babamdı” dedi. Defteri hala tutuyorlarmış. Benim geceyi buldu, okudu:

“Seyyar ev. Bir taş bıraktı; kapıya harç ettik.”

Çıkarken kapıya baktım. Hangi taş benim, seçemedim; seçilmiyor zaten, harç olmuş. İyi ki de seçemedim. Duvarken kimseyi içeri almayan taşım kapı olmuş; şimdi kim yolda kalsa, benim taşımın altından geçip ısınıyor.

O gün bugündür daha az eşyayla çıkıyorum yola. Duvar taşımıyorum. Taş lazım olursa, nereye bırakacağımı biliyorum.

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.