Ankara, gündüz Ankara, gece
11 Ağustos 2026

Yaş

(Bu yazıda dört kişi konuşuyor; dördü de benim. Aralarında kavga çıkarsa ayırmaya kalkmayın, aile içidir.)

Bir yolculuğa çıkıyoruz bugün. Otobüs bileti almadım; araba kiraladım, dört koltuklu. Otobüste herkes birbirine yabancıdır; biz zaten yeterince yabancıyız birbirimize, bir de koltuk numarası koymayalım araya.

İlk durak nizamiye. On beş yaşım kapıda bekliyor; saçları üç numara, gömleği ütülü, çantası köşeli. Birinci sınıfı bitirmiş, ikiye geçmiş; karnesini görmedim ama duruşundan belli, takdir var. Beni görünce selam verecek gibi oluyor, eli havada kalıyor; sivil olduğumu hatırlıyor, elini indiriyor. Eli boşta kalan çocuk kadar zor bir şey az var dünyada.

  • Çıkış kağıdım yok, diyor. Nizamiyede sorarlar.
  • Sormazlar, diyorum. Artık kimliğini soran yok. İstersen sen sor bana.

Arka koltuğa oturuyor, ortaya. Kemerini kendiliğinden takıyor; disiplin, insana en son terk eden misafir.

İkinci durak adliye merdivenleri. Yirmi iki yaşım orada; koltuğunun altında dosyalar, sırtında cüppesiz bir acele. Stajyer; kapılarda “avukat mısınız” diye soruyorlar, “sayılırım” diyor, sayılmıyor. Cebinde sekize katlanmış bir mektup taşıyor; ben biliyorum, o söylemiyor. Ön koltuğa yönelince durduruyorum:

  • Arkaya.
  • Ben yol bilirim ama. Telefonunda rota açık, yurtdışına gidiyor rotası.
  • Rotan eski, diyorum. Yol değişti.

Üçüncü durak otogar. Otuz yaşım Muğla yazılı otobüsten iniyor; teni yanık, adımları yavaş, valizi küçük.

  • Az eşyayla yaşamayı öğrendim, diyor. Denize valizle girilmiyor.

Parmağında yüzüğü var. Ben elimi cebime sokuyorum; kalorifer yanıyor oysa arabada.

Üçü arkada, ben önde; tek başıma. Aile gibi olduk: geçmiş arka koltukta oturuyor, ben aynadan bakıyorum. Arabayı çizen mühendis geleceğe koca bir cam koymuş, geçmişe avuç içi kadar bir ayna. Oranı doğru kurmuş kurmasına; ama aynayı tam gözümün hizasına asmış. Cam ne kadar büyük olursa olsun, göz hizasındakine bakıyor insan.


İlk konuşan on beşim oldu; parmak kaldırarak.

  • Bir şey sorabilir miyim komutanım?
  • Komutan deme bana.
  • Ya ne diyeyim?
  • Bilmiyorum. Küçüğümsün ama komutanım sayılırsın; emirlerinle büyüdüm. Abi de istersen, alışırız.
  • Abi.. Kaç yıldızımız var?
  • Yıldızımız yok.
  • Hangi kuvvetteyiz peki?
  • Hiçbirinde. Ayrıldık.
  • Ayrıldık mı, atıldık mı?
  • Ayrıldık.

Sustu. Aynadan baktım; pencereden dışarıyı seyrediyor. Tel örgüsüz bir dışarıyı ilk defa bu kadar uzun seyrediyor olmalı.

  • Peki ben niye sabah beşte kalkıyorum, dedi sonunda. İçtimalar, aynalı postallar, hafta sonları çıkış saatini beklemek.. Bunlar neyin taksidiydi?
  • Fedakarlık dediler mi sana?
  • Dediler. Vatan için dediler.
  • Kelimeyi kır bir gün, içine bak. Fedakarlığın içinden kar çıkıyor. Feda senden, kar başkasından; kelime baştan hileli.
  • Kar kimde peki?
  • Bende, dedim. Sen katlandın, ben oldum. Sana teşekkür etmek için aldım seni yola.

Bunu duyunca kemerini gevşetti biraz. Rahat, komutu bekleyene verilmez; kendiliğinden gelirse rahattır.


Yirmi ikim cebindekiyle oynayıp duruyordu. Sonunda dayanamadı, çıkardı: sekize katlanmış mektup. Katlandığı yerlerden incelmiş; incelen yerlerinden ışık geçiyor. Kağıt da insan gibi; en çok katlandığı yerden yıpranıyor, yıprandığı yerden aydınlanıyor.

  • Yurtdışı yüksek lisans, dedi. Kabul geldi. Eylülde ders başlıyor.
  • Biliyorum.
  • Gittik mi?
  • ..
  • Gitmedik mi?
  • Gidemedik.
  • Gidemedik mi, gitmedik mi?

Ayrıldık mı atıldık mı, gidemedik mi gitmedik mi.. Bu arabada herkes fiil çekimiyle sorguya çekiyor beni. Hukukçuya böyle sorulur zaten; tarih sormazlar, çatı sorarlar. Etken mi edilgen mi; suç orada saklanır çünkü.

  • Kaldık, dedim. Sebep çoktu; hepsi haklıydı, hiçbiri yeterli değildi. Haklı sebeplerin en kalabalık olduğu yerde kalıyor insan.
  • Hayalimdi ama.
  • Biliyorum. Hayal kurmuştun. Kurulan şeyler bozuluyor; saat gibi. Kimse söylemiyor bunu hayal kurarken.
  • Yani hayalim bozuldu mu?
  • Bozulmadı; dil değiştirdi. Sen o şehir için dil kursuna yazılmıştın ya.. Ben sonunda başka bir dil öğrendim. Makinelerle konuşuyorum şimdi; dert anlatıyorum, anlıyorlar. Anlattığımı yapıyorlar, ki bunu insanlar bile her zaman yapmıyor.
  • Aynı şey değil.
  • Değil. Akraba ama. Hayaller ölmüyor; tercüme ediliyor. Tercümede kaybolan oluyor tabii; her tercümede olur.

Mektubu katladı, cebine koydu. Atmadı. Ben de hiç atmadım; nereden biliyorum katlarından ışık geçtiğini.


Otuzum uzun süre konuşmadı. Konuşmayı öğrenene kadar susmayı öğrenmiş; ikisi aynı okulda okutuluyor çünkü. Muğla’yı anlattı sonra, sorulmadan: denize karşı kahvaltıları, mesaisiz pazarları, telefonun sesini kısıp denizin sesini açmayı.

  • Yaşamayı ben öğrettim sana, dedi. Sen dosyalardan başını kaldıramıyordun; ben kaldırttım.
  • Öğrettin, dedim. İtiraz yok.

Sonra vites değiştirirken elime baktı. Bakışını hissettim; bakışlar da el gibi, dokundukları yerden belli.

  • Yüzük nerede?
  • Çıkardım.
  • Bitti mi, bitirdin mi?

Üçüncü soru çifti. Tamamlandı takım.

  • Edilgen çatı kullanacağım şimdi, dedim; kusura bakma, meslek. Bitirildi. Faili meçhul değil; faili mahfuz.
  • Ben sana onu emanet etmiştim.
  • Biliyorum. Emanete hıyanet etmedim; emanet ömrünü doldurdu. İkisi ayrı şeyler; ayrı olduğunu öğrenene kadar ben de bir olduklarını sanıyordum.

On beşim araya girdi arkadan:

  • Kim o abi?
  • Sus, dedi yirmi ikim.

Sustu. İyi aileyiz biz; çocuklardan saklarız, çocuk hepimizin içinde otururken.


Gece yarısı bir dinlenme tesisine çektim. Mola.. Yolculuğun secdesi; herkes iner, ışığa yürür, elinde bir bardakla döner. Dört çay söyledim; ben istedim diye getirdiler, üçü içmedi. Demleyen başkasıydı bu sefer, içmeyen yine benden.

Dem.. Hem çayın adı hem zamanın. “O demlerde” diyoruz eski günlere; çayla vakit aynı kelimede kaynıyor. İkisi de bekledikçe koyulaşıyor; koyusu acı, açığı tatsız. Ben artık orta karar seviyorum; bu da bir yaş alametidir, kimse söylemedi, kendim not ettim.

On beşim tesisin marketini gezdi, eli boş döndü; aradığı kaseti bulamamış. Arabada kaset çalar olmadığını söylemedim; telefondan aynı şarkıyı açtım.

  • Nereden çaldı bu, dedi.
  • Her yerden, dedim.

Büyüyü bozmadım. Büyü, bozulmak için fazla az kaldı zaten; kalanı bari biz koruyalım.


Yola çıktık yine. Gece, yol, dört kişilik bir sessizlik. Sessizliği yırtan yirmi ikim oldu; en öfkelisi o, öfke gençlerde kalır, yaşlandıkça kiraya çıkar.

  • Bir şey diyeceğim, dedi. Sen bizi öldürdün.
  • Ben mi?
  • Serinin adına bak; Ölü Adamın Bahçesi. Yıllardır yazıyorsun. Ölü adam kim?
  • Ben de sizi katil sanıyordum bir zamanlar, dedim. On beşim beni subay yapacaktı, yapmadı; hayalimi öldürdü dedim. Sen beni yurtdışına götürecektin, götürmedin. Otuzum bana bir ev kurmuştu, ev dağıldı. Üçünüzü de ayrı ayrı katil belledim; üçünüz de beraat ettiniz zamanla. Kimse kimseyi öldürmedi. Büyüdük.
  • Büyümek ölmek mi?
  • Değil. Ama akraba; bunu da az önce söyledim, tekrara düştüm, yaşlılık.

Sonra şunu ekledim; ekleyecektim çünkü, yol uzun, laf demlenmişti.

  • Hayat büyütür, derler; neyi büyüttüğünü söylemezler. Çocuk da büyütülür, mesele de. Beni büyüttüler; ben de meseleleri büyüttüm, ödeşmiş olduk. Bir de şu var; büyütmek, uzaklaştırmadan olmuyor. Her büyüyen çocuk anasının gözünden biraz çıkar; her büyüyen adam da kendi gözünden. Ben sizden uzaklaştıysam, öldüğünüzden değil; büyüttüğümden.
  • Peki bu araba nereye gidiyor?
  • Az kaldı.

Şafağa doğru vardık.. Bir bahçe kapısında durdum; motoru kapattım. Sabahın o saatinde bahçeler mahkeme koridoru gibidir; herkes çağrılmayı bekler, kimse içeri kendiliğinden giremez.

  • Neresi burası, dedi otuzum.
  • Bahçe.
  • Kimin bahçesi?
  • Ölü adamın.
  • Ölü adam kim?
  • Henüz kimse. Yer ayırttım.

İndik. Toprak yeni sulanmıştı; birileri bizden önce uğramış, gizli özne, adı geçmiyor ama her yerde eki duruyor.

  • Bizi gömmeye mi getirdin, dedi yirmi ikim. Elinde hala mektubu.
  • Bahçıvan yaş kesmez, dedim. Bilmiyor musun? Yaş olana kıyılmaz; siz benim en yaş yerlerimsiniz. Gömmeye değil, aşı almaya geldim.
  • Aşı?
  • İki anlamı var; ikisi de lazım. Bahçıvanın aşısı; senden bir göz alıp kendime sürmek, tutarsa senin meyveni ben vermek. Doktorun aşısı; içine biraz geçmiş koymak, ileride hasta olmayasın diye. İkisi de aynı iş aslında; geçmişten bir parçayı diriye eklemek. On beşimden kök alacağım; en derine sen indin, dayanmayı sen öğrettin. Yirmi ikimden dal; en yükseğe sen uzandın, katlanmış mektubunla. Otuzumdan meyve; tatmayı sen bildin. Ben gövdeyim. Gövde gösterişsizdir ama her şey ondan geçer.

On beşim toprağa çömeldi, eliyle yokladı; askerde öğretmişler, araziyi elle tanı.

  • Burada halka var, dedi. Kesilmiş bir ağacın yerinde.
  • Saymadım, dedim. Yaş, ağaçta halkadır; kesmeden sayılmıyor. Ben kesmeden yaşamaya çalışıyorum; kaç yaşında olduğumu sormayın bu yüzden.

Güneş yükselirken arabaya döndüm. Tek başıma bindim; öyle sanıyordum. Aynaya baktım: arka koltuk boş. Sonra aynayı biraz çevirdim; kendi gözlerim göründü. Üçü de oradaydı. On beşimin bakışı, yirmi ikimin katlanmışlığı, otuzumun yanığı; hepsi iki göze sığmış, sığdıkları için görünmüyorlarmış meğer.

Dönüş yolunda araba hafifledi mi ağırlaştı mı, çözemedim. Yolcusu inen araç hafifler derler; yolcusu içine binenin tarifi yok.

Bahçe kapısında, inerken, gözümden bir şey düşmüştü toprağa. Yaş. Hangisinden olduğunu sormayın; bu dilde ikisi de aynı yazılıyor, üçüncüsü de. Yıl da yaş, damla da yaş, kesilmeyen dal da yaş. Bir kelimeye üç ömür yüklemiş bu dil; taşıyabilene..

Budandı, dikildi; bu sefer bırakılmadı. Sulandı bile.

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.