Yaş
(Bu yazıda dört kişi konuşuyor; dördü de benim. Aralarında kavga çıkarsa ayırmaya kalkmayın, aile içidir.)
Bir yolculuğa çıkıyoruz bugün. Otobüs bileti almadım; araba kiraladım, dört koltuklu. Otobüste herkes birbirine yabancıdır; biz zaten yeterince yabancıyız birbirimize, bir de koltuk numarası koymayalım araya.
İlk durak nizamiye. On beş yaşım kapıda bekliyor; saçları üç numara, gömleği ütülü, çantası köşeli. Birinci sınıfı bitirmiş, ikiye geçmiş; karnesini görmedim ama duruşundan belli, takdir var. Beni görünce selam verecek gibi oluyor, eli havada kalıyor; sivil olduğumu hatırlıyor, elini indiriyor. Eli boşta kalan çocuk kadar zor bir şey az var dünyada.
- Çıkış kağıdım yok, diyor. Nizamiyede sorarlar.
- Sormazlar, diyorum. Artık kimliğini soran yok. İstersen sen sor bana.
Arka koltuğa oturuyor, ortaya. Kemerini kendiliğinden takıyor; disiplin, insana en son terk eden misafir.
İkinci durak adliye merdivenleri. Yirmi iki yaşım orada; koltuğunun altında dosyalar, sırtında cüppesiz bir acele. Stajyer; kapılarda “avukat mısınız” diye soruyorlar, “sayılırım” diyor, sayılmıyor. Cebinde sekize katlanmış bir mektup taşıyor; ben biliyorum, o söylemiyor. Ön koltuğa yönelince durduruyorum:
- Arkaya.
- Ben yol bilirim ama. Telefonunda rota açık, yurtdışına gidiyor rotası.
- Rotan eski, diyorum. Yol değişti.
Üçüncü durak otogar. Otuz yaşım Muğla yazılı otobüsten iniyor; teni yanık, adımları yavaş, valizi küçük.
- Az eşyayla yaşamayı öğrendim, diyor. Denize valizle girilmiyor.
Parmağında yüzüğü var. Ben elimi cebime sokuyorum; kalorifer yanıyor oysa arabada.
Üçü arkada, ben önde; tek başıma. Aile gibi olduk: geçmiş arka koltukta oturuyor, ben aynadan bakıyorum. Arabayı çizen mühendis geleceğe koca bir cam koymuş, geçmişe avuç içi kadar bir ayna. Oranı doğru kurmuş kurmasına; ama aynayı tam gözümün hizasına asmış. Cam ne kadar büyük olursa olsun, göz hizasındakine bakıyor insan.
İlk konuşan on beşim oldu; parmak kaldırarak.
- Bir şey sorabilir miyim komutanım?
- Komutan deme bana.
- Ya ne diyeyim?
- Bilmiyorum. Küçüğümsün ama komutanım sayılırsın; emirlerinle büyüdüm. Abi de istersen, alışırız.
- Abi.. Kaç yıldızımız var?
- Yıldızımız yok.
- Hangi kuvvetteyiz peki?
- Hiçbirinde. Ayrıldık.
- Ayrıldık mı, atıldık mı?
- Ayrıldık.
Sustu. Aynadan baktım; pencereden dışarıyı seyrediyor. Tel örgüsüz bir dışarıyı ilk defa bu kadar uzun seyrediyor olmalı.
- Peki ben niye sabah beşte kalkıyorum, dedi sonunda. İçtimalar, aynalı postallar, hafta sonları çıkış saatini beklemek.. Bunlar neyin taksidiydi?
- Fedakarlık dediler mi sana?
- Dediler. Vatan için dediler.
- Kelimeyi kır bir gün, içine bak. Fedakarlığın içinden kar çıkıyor. Feda senden, kar başkasından; kelime baştan hileli.
- Kar kimde peki?
- Bende, dedim. Sen katlandın, ben oldum. Sana teşekkür etmek için aldım seni yola.
Bunu duyunca kemerini gevşetti biraz. Rahat, komutu bekleyene verilmez; kendiliğinden gelirse rahattır.
Yirmi ikim cebindekiyle oynayıp duruyordu. Sonunda dayanamadı, çıkardı: sekize katlanmış mektup. Katlandığı yerlerden incelmiş; incelen yerlerinden ışık geçiyor. Kağıt da insan gibi; en çok katlandığı yerden yıpranıyor, yıprandığı yerden aydınlanıyor.
- Yurtdışı yüksek lisans, dedi. Kabul geldi. Eylülde ders başlıyor.
- Biliyorum.
- Gittik mi?
- ..
- Gitmedik mi?
- Gidemedik.
- Gidemedik mi, gitmedik mi?
Ayrıldık mı atıldık mı, gidemedik mi gitmedik mi.. Bu arabada herkes fiil çekimiyle sorguya çekiyor beni. Hukukçuya böyle sorulur zaten; tarih sormazlar, çatı sorarlar. Etken mi edilgen mi; suç orada saklanır çünkü.
- Kaldık, dedim. Sebep çoktu; hepsi haklıydı, hiçbiri yeterli değildi. Haklı sebeplerin en kalabalık olduğu yerde kalıyor insan.
- Hayalimdi ama.
- Biliyorum. Hayal kurmuştun. Kurulan şeyler bozuluyor; saat gibi. Kimse söylemiyor bunu hayal kurarken.
- Yani hayalim bozuldu mu?
- Bozulmadı; dil değiştirdi. Sen o şehir için dil kursuna yazılmıştın ya.. Ben sonunda başka bir dil öğrendim. Makinelerle konuşuyorum şimdi; dert anlatıyorum, anlıyorlar. Anlattığımı yapıyorlar, ki bunu insanlar bile her zaman yapmıyor.
- Aynı şey değil.
- Değil. Akraba ama. Hayaller ölmüyor; tercüme ediliyor. Tercümede kaybolan oluyor tabii; her tercümede olur.
Mektubu katladı, cebine koydu. Atmadı. Ben de hiç atmadım; nereden biliyorum katlarından ışık geçtiğini.
Otuzum uzun süre konuşmadı. Konuşmayı öğrenene kadar susmayı öğrenmiş; ikisi aynı okulda okutuluyor çünkü. Muğla’yı anlattı sonra, sorulmadan: denize karşı kahvaltıları, mesaisiz pazarları, telefonun sesini kısıp denizin sesini açmayı.
- Yaşamayı ben öğrettim sana, dedi. Sen dosyalardan başını kaldıramıyordun; ben kaldırttım.
- Öğrettin, dedim. İtiraz yok.
Sonra vites değiştirirken elime baktı. Bakışını hissettim; bakışlar da el gibi, dokundukları yerden belli.
- Yüzük nerede?
- Çıkardım.
- Bitti mi, bitirdin mi?
Üçüncü soru çifti. Tamamlandı takım.
- Edilgen çatı kullanacağım şimdi, dedim; kusura bakma, meslek. Bitirildi. Faili meçhul değil; faili mahfuz.
- Ben sana onu emanet etmiştim.
- Biliyorum. Emanete hıyanet etmedim; emanet ömrünü doldurdu. İkisi ayrı şeyler; ayrı olduğunu öğrenene kadar ben de bir olduklarını sanıyordum.
On beşim araya girdi arkadan:
- Kim o abi?
- Sus, dedi yirmi ikim.
Sustu. İyi aileyiz biz; çocuklardan saklarız, çocuk hepimizin içinde otururken.
Gece yarısı bir dinlenme tesisine çektim. Mola.. Yolculuğun secdesi; herkes iner, ışığa yürür, elinde bir bardakla döner. Dört çay söyledim; ben istedim diye getirdiler, üçü içmedi. Demleyen başkasıydı bu sefer, içmeyen yine benden.
Dem.. Hem çayın adı hem zamanın. “O demlerde” diyoruz eski günlere; çayla vakit aynı kelimede kaynıyor. İkisi de bekledikçe koyulaşıyor; koyusu acı, açığı tatsız. Ben artık orta karar seviyorum; bu da bir yaş alametidir, kimse söylemedi, kendim not ettim.
On beşim tesisin marketini gezdi, eli boş döndü; aradığı kaseti bulamamış. Arabada kaset çalar olmadığını söylemedim; telefondan aynı şarkıyı açtım.
- Nereden çaldı bu, dedi.
- Her yerden, dedim.
Büyüyü bozmadım. Büyü, bozulmak için fazla az kaldı zaten; kalanı bari biz koruyalım.
Yola çıktık yine. Gece, yol, dört kişilik bir sessizlik. Sessizliği yırtan yirmi ikim oldu; en öfkelisi o, öfke gençlerde kalır, yaşlandıkça kiraya çıkar.
- Bir şey diyeceğim, dedi. Sen bizi öldürdün.
- Ben mi?
- Serinin adına bak; Ölü Adamın Bahçesi. Yıllardır yazıyorsun. Ölü adam kim?
- Ben de sizi katil sanıyordum bir zamanlar, dedim. On beşim beni subay yapacaktı, yapmadı; hayalimi öldürdü dedim. Sen beni yurtdışına götürecektin, götürmedin. Otuzum bana bir ev kurmuştu, ev dağıldı. Üçünüzü de ayrı ayrı katil belledim; üçünüz de beraat ettiniz zamanla. Kimse kimseyi öldürmedi. Büyüdük.
- Büyümek ölmek mi?
- Değil. Ama akraba; bunu da az önce söyledim, tekrara düştüm, yaşlılık.
Sonra şunu ekledim; ekleyecektim çünkü, yol uzun, laf demlenmişti.
- Hayat büyütür, derler; neyi büyüttüğünü söylemezler. Çocuk da büyütülür, mesele de. Beni büyüttüler; ben de meseleleri büyüttüm, ödeşmiş olduk. Bir de şu var; büyütmek, uzaklaştırmadan olmuyor. Her büyüyen çocuk anasının gözünden biraz çıkar; her büyüyen adam da kendi gözünden. Ben sizden uzaklaştıysam, öldüğünüzden değil; büyüttüğümden.
- Peki bu araba nereye gidiyor?
- Az kaldı.
Şafağa doğru vardık.. Bir bahçe kapısında durdum; motoru kapattım. Sabahın o saatinde bahçeler mahkeme koridoru gibidir; herkes çağrılmayı bekler, kimse içeri kendiliğinden giremez.
- Neresi burası, dedi otuzum.
- Bahçe.
- Kimin bahçesi?
- Ölü adamın.
- Ölü adam kim?
- Henüz kimse. Yer ayırttım.
İndik. Toprak yeni sulanmıştı; birileri bizden önce uğramış, gizli özne, adı geçmiyor ama her yerde eki duruyor.
- Bizi gömmeye mi getirdin, dedi yirmi ikim. Elinde hala mektubu.
- Bahçıvan yaş kesmez, dedim. Bilmiyor musun? Yaş olana kıyılmaz; siz benim en yaş yerlerimsiniz. Gömmeye değil, aşı almaya geldim.
- Aşı?
- İki anlamı var; ikisi de lazım. Bahçıvanın aşısı; senden bir göz alıp kendime sürmek, tutarsa senin meyveni ben vermek. Doktorun aşısı; içine biraz geçmiş koymak, ileride hasta olmayasın diye. İkisi de aynı iş aslında; geçmişten bir parçayı diriye eklemek. On beşimden kök alacağım; en derine sen indin, dayanmayı sen öğrettin. Yirmi ikimden dal; en yükseğe sen uzandın, katlanmış mektubunla. Otuzumdan meyve; tatmayı sen bildin. Ben gövdeyim. Gövde gösterişsizdir ama her şey ondan geçer.
On beşim toprağa çömeldi, eliyle yokladı; askerde öğretmişler, araziyi elle tanı.
- Burada halka var, dedi. Kesilmiş bir ağacın yerinde.
- Saymadım, dedim. Yaş, ağaçta halkadır; kesmeden sayılmıyor. Ben kesmeden yaşamaya çalışıyorum; kaç yaşında olduğumu sormayın bu yüzden.
Güneş yükselirken arabaya döndüm. Tek başıma bindim; öyle sanıyordum. Aynaya baktım: arka koltuk boş. Sonra aynayı biraz çevirdim; kendi gözlerim göründü. Üçü de oradaydı. On beşimin bakışı, yirmi ikimin katlanmışlığı, otuzumun yanığı; hepsi iki göze sığmış, sığdıkları için görünmüyorlarmış meğer.
Dönüş yolunda araba hafifledi mi ağırlaştı mı, çözemedim. Yolcusu inen araç hafifler derler; yolcusu içine binenin tarifi yok.
Bahçe kapısında, inerken, gözümden bir şey düşmüştü toprağa. Yaş. Hangisinden olduğunu sormayın; bu dilde ikisi de aynı yazılıyor, üçüncüsü de. Yıl da yaş, damla da yaş, kesilmeyen dal da yaş. Bir kelimeye üç ömür yüklemiş bu dil; taşıyabilene..
Budandı, dikildi; bu sefer bırakılmadı. Sulandı bile.
Yükleniyor…