Ölüm Acısı Bencildir
Ölümün acısı en bencil acıymış gibi geliyor on gündür bana. En paylaşılamaz. En anlatılamaz.
Bir termosa kahve doldurdum, bir de bardağa. İşçi bir babanın 61 inde ölmeden sahip olmakla haklı olarak övündüğü üç katlı evin, üçüncü katına doğru yükseldim. Ev halkının, evin içinde ve yere ve belki de 61 yaşındaki adama yakın olduğu için toprağa en yakın katta olduklarını bilerek ve onlardan ev sınırları içinde, sınırları aşmadan en uzak olabileceğim yerdeyim. Evin terasında, yere serilmiş bir altı metrekarelik halının üstünde, sırtımı duvara dayadım. Manzaram asılmış çamaşırlar, sol baştan, bir etek, yanında kot pantolon, bluz, kot ceket, etek yine, hırka, baş örtüsü, başka bir etek.. 61 yaşında adamın çamaşırı yok hiç. Zaten çamaşırlar yaşı ancak ortalama bir fikir verecek şekilde belli ediyorlar. Ama yine de 61 yaşında bir adamın çamaşırı yok.
Özlediğim çok şey oldu benim de özleyebilme yetisine sahip olduğum geçmişimde. Eski sevgililerim, eski arkadaşlarım, eski evim, eski köpeğim ve hatta eski hayatım. Bütün bunlar eski sıfatına iyelik eki alan kelimelerdi. Şimdi özlemek bambaşka bir boyutta. Zamandan bağımsızı özlüyorum.
Kağıdın başında, eski özlemlerimle inatlaşıyorum. Özür diliyorum özlemekten. Üç katlı evinde, en alt kattan, komşuları rahatsız eder miyim diye düşünmeden ve bunu düşünmediğinden kızgınlığımdan pay alan, ama en alt kattan yukarıya doğru bağıran sesi özlüyorum. Sesin gelmesine engel kapıları aşamayınca, eline telefonunu alıp, ben açıncaya kadar telefonu çaldıran, meşgule attığımda, telefonu açar açmaz tüm kızgınlığını üzerine boşaltacak sevgili gibi tekrar arayan, telefonu açtığımda da annen çay koydu gel, kahvaltı hazır gel, yemek yiyoruz gel, şunlar geldi gel diyen adamı çok özlüyorum.
Onuncu gün onsuz. Ona onunda ağıt yakıyorum. Geldiler, onu andılar, aynı hikayeleri anlattılar, hep bilinen geçmiş zamanı kullandılar, bazı çok sevenler geniş zamanı tercih etti. Göz göze geldik onlarla, gözleriyle sarıldılar. Özür dilediler sonra. Bir insan bir bedeni ne kadar doldurabilirse o kadar doldururdu babam. Gözleri bana ondan miras kalmayan tek renkti galiba. Hayatın geri kalan renklerini alıp gitmiş gibi giderken.
Annem bile ona haksızlık yaptığında, o susardı. Ben de susardım. Annem de susardı sonra. Yemekte tuz isterdi biri diğerinden, gönülsüz verirdi biri diğerine, tuzlukla severlerdi birbirlerini, tuzlukla barışırlardı. O tuzluk ne olmadı ki, bir demet gül, bir paket çikolata, bir güzel söz, bir tatlı öpücük.
Öksüz kalmışım, öyle diyorlar. Bir de başın sağ olsun. En son da giderlerken Allah sabır versin. İçimden başsız kaldım diyemiyorum, sabırlıyımdır aslında ama içime ata ata acımı, hissizleştim. Geceleri uyurken parmak uçlarım uyuşuyor, diyemiyorum.
Ölüyor o, biliyorsun yitirmekte olduğunu, yoğun bakıma almışlar, bakamıyorsun ama yüzüne. Telefon çalıyor önce, hastanenin dahili numarası, kendini hazırlamaya çalıştığın ve asla hazırlayamayacağın o konuşma başlıyor. Seni bulunduğun bir yerden başka bir yere çağırıyorlar, hastanın birinci derece yakınları sıfatıyla. Cevap veremiyorsun, biliyorlar bunu muhtemelen, alışıklar, cevap da beklemiyorlar. Önce dışına çıkıyorsun hastanenin, bir sigara yakıyorsun, nefes alamıyorsun çünkü, sigarayı da içemiyorsun. İçeri gireceksin ve anneni alacaksın ve kardeşlerin yolda, daha da var gelmelerine, her şeyi düşünmeye başlıyorsun ama hiçbir düşüncenin sonunu getiremiyorsun sigaranın sonunu getiremediğin gibi.
Sonra kardeşlerin geliyor yoldan, bir insana babasının öldüğü nasıl söyleniri bile düşünüyorsun baban öldüğünde. Görüyorsun onları, sarılıyorsun, babamı kaybettik diyebiliyorsun. Fazlasına mecal yok. Kardeşin elini sıkmış, kendine vuruyor gizlice, onu kontrol ediyorsun, kimse kendisini acıtmasın bu gece. Ölüm acısı bencildir. Kimse canını yakmasın bu gece, ölüm acısı bencildir.
Hayatının en uzun gecesi başlıyor. Biraz zaman, bir kaç saat, bir ömürlük acı sonra morga iniyorsun. Soğuk. Morga indirir gibi toprağa indiriyorsun babanı. Soğuk. Dün yağmur yağmış çokça, toprak ıslak, ayakkabın çamur oluyor, silemiyorsun. Babamın toprağı diyorsun içten içe.
Ağlayamamaktan ama iç çekmekten omuzlara düşen ağrıyla başlıyor acı, her yüzü bulanık görmekle başlıyor, buğulu gözle. Ağlamak için aradığın ve bulamadığın ve bulamayacağın omuzda başlıyor. Acıyor, acıyor, acıyor ve anlatamıyorsun hiç kimseye. Çünkü ölüm acısı bencildir.