Yolculuk
(Bu yazıyı okumadan önce, Sezen Aksu’dan Hasret şarkısını açmanı istiyorum)
Başlangıcını hatırlamadığım bir süredir yazmıyorum. (zamanı niteleyebileceğimiz ne çok yol var, senin için doğrusal olan zamanı) Bu başlangıcın çok öncelerden olmasından değil, yazmayı bırakışımı hatırlamaya değer görmememden. Romantik biri olup olmadığım hususunda da duygularımı dinlemeyi öğrendiğimden bu yana kararsızım. Diğer bir deyişle, duygularımı başlangıcını hatırlamadığım bir süredir dinlemiyorum. İkamesi müzik. O yüzden müzik listem dünyanın bütün jenrelerini barındırıyor, duygularım gibi. Çeşitlilikte sıradanlık yani, bir başka muamma.
Bu yazıyı duygularımın yoğunluğunu hatırlayabileceğim kadar süre üzerinden geçmişken ve fakat kokular tazeyken yazıyorum, güzel bir müzik eşliğinde. Sezen Aksu. İlk gece. Anason, fular, köşe olmayan masa, bileklik.
Her nakarat, bir önceki hayatımızdaki bir hatanın affı gibi. Belki de seni ikna etmek değil, kendimi sana tekrar tekrar hatırlatmak bu yazının asıl amacı. Bir şarkı bitiyor, diğeri başlıyor. Biz hep aynı satırda, aynı kelimenin etrafında dönüyoruz. Döngü..
Sana dair ne kadar ihtimal var ise, hepsini düşündüm, hepsiyle konuştum, kimisiyle anlaştım, kimisiyle bozuştum. Modern zamanda öngörülebilirlik diyorlar, sürdürebilirlik diyorlar, bir de tasarruf diyorlar, sen bile katılıyorsun onlara, yatırım diyorsun. Bense gördüğümü gözümde değil zihnimde netleştirme çabasındayım. Duymadım öncesinde, bakmadım da, düşündüm. Düşümdün.
Sen çemberi bunca severken zamana doğrusal demen bilcümle insanı üzerdi alternatif bir gerçeklikte eminim. “Bu kadar düşünme” demiştin bir keresinde, gülerek.
Ben çemberi görmeyi gök yüzüne baktığımda deniyorum en çok. Bunu sana söylemedim, aklımdaki söyleyecek kadar cesur değilim bu promilde bile, o son duble de son gayretim. Ama döngü diyorum, hayat bir döngü, sen kitabını yazıyorsun, ben kıvrımlarını görüyorum. Döngü. Hayatım diyorum, yeniden başlamalarım, döngü. Nakaratlara benzetiyorum bunu da en çok. Tanrı var ise bir müzik notasında var olmalı. (bunun konumuzla ilgisi yok, bu yazı laik)
Şarap şişesi, birincisi yeşil, siyah. İkincisi kırmızı, bal. Üçüncüsü gri, beyaz. Yeşil kahveye, siyah soğuğa, kırmızı sıcağa, bal bakışa, gri şehre, beyaz aydınlığa dönüyor. Döngü..
Sana zaafımı koluna bir ipi bağlarken anlattım, acemice, gece.
Şu an kelimeler uçuşuyor gözümde, duygularım disleksileşti sanki, yakalıyor ve onları da buraya bağlıyorum, acemice, gece.
Şimdi seninle bir masadayız. Bu masanın köşesi yok, biliyorsun. Onu seçtiğimi sanıyordum ama belki masa kendi şeklini değiştirmişti, seni davet etmek için. Köşede kalmak için keskinlik gerek, masada da, insanda da. Ekmek bıçakları da keskinler. Bağ kurmak için illa bir şeyi bağlamak gerek, ilmek..
Köşesi olmayan masada da incinmek mümkün, sadece nereden incineceğini bilemiyorsun. Belki en büyük tehlike bu, kestirememek. Ben kestiremedim, hala kestiremiyorum. Gel de şimdi yatırım de mesela, gözlerini öperim.
Akıl önceden konuştu, ten arkadan yetişti. Sonradan öğrendim ki uyum da bir musıki terimi imiş, iki sesin birbirini bozmadan üst üste binmesi. O gece bana ne bir şey kanıtladın, ne de yalan söyledin, sadece aynı notada durduk bir süre. Akort etmedik, akorttuk.
Sema dönüyor diye duymuştum, denemedim hiç. O gece anladım, dönmek için merkez gerekmiyor, iki kişi bile birbirine merkez olabiliyormuş. Eksen de yok. Derinlik.. döngünün başka adıymış meğer. Döngü..
Ankara’daydın, patlıcanlı gözleme şehri ve güvercinlerin dahi soğuktan şikayet etmediği şehir. İçinde sen vardın, içinde nefesin vardı. Şehirler insan kokmaz aslında, biz onlara kokumuzu bırakırız. Sen gittin, Ankara hâlâ seni taşıyor, ya da ben hâlâ aynı sokakta yürüyorum, ikisinden biri olmalı. Baksan nefesin de, gelişlerin de bana, benimle, beni beklemeksizin. Döngü..
İlmek dedim bilerek, kördüğüm değil. Senin o çok sevdiğin sürdürülebilir yatırımlar gibi, garantili hiç değil yavrum. Çözülmesi de karışması da bir nefese, hesapsız bir bakışa bakar. Ama ben o düğümü atmayı seviyorum. Gözlerindeki bal renginin masanın köşesizliğine karıştığı o anlarda, kendimi o ince ipe bilerek hapsetmeyi seviyorum. Belki de bu yüzden seçtim bu masayı; kaçamayayım diye değil, döne döne, kanaya kanaya yine sana çarpayım diye.
Sana öngörülebilirlikten bahsetmeyeceğim bu yazıda. Şarabın kırmızısı sıcağa, bir başka zaman çizgimizde de anason havaya karışırken, kelimelerimin nereye çarpacağını ben bile bilmiyordum. Disleksik duygularım kendi alfabelerini yaratıyor seninle. Sen o alfabeyi okumaya çalışırken, o çok güvendiğin rasyonel aklının tökezlemesini izlemek istiyorum. Bırak tökezlesin. Çünkü yavrum, bazen düşmek, o köşe bucak kaçtığın belirsizliğin en şefkatli halidir.
Adına yolculuk diyoruz ama aslında oturduğumuz yerden milim kıpırdadığımız yok. Bütün mesafeler zihnimde, o bahsettiğim kıvrımlarda kat ediliyor. Bir yudum şarapla anılar öncesine gidip, bir fular kokusuyla o köşesiz masaya çakılıyorum. Gitmek eylemi, sen karşımda böyle her şeyi anlıyor gibi ama hiçbir şeyi kabul etmiyor gibi otururken ne kadar yersiz. Gitmek, sadece bir başka döngünün ilk adımı. Döngü..
Gece usulca aydınlığa, gri beyaza teslim olurken, bu köşesiz masada son yudumlar kalıyor geriye. Zihnimde netleştirdiğim o düş yavaş yavaş gerçeğin soğuk siyahına bulanıyor. Olsun. Bir sonraki şarkıda, bir sonraki döngüde her şey yine en baştan, acemice başlayacak. Ben yine o ipi koluna bağlarken ellerimi titreteceğim, sen yine gülerek ‘Bu kadar düşünme’ diyeceksin. Ve biz, aklımızdakini söylemeye yine cesaret edemeceğiz.