Zamanlama Meseleleri
Dur, nefes al, netleştir duygularını, konuşma hemen, hisset, düşün, tekrar hisset ve tekrar düşün, nefesini tutmayı bırak, fısıldama, duyar, söyleme, anlar, anımsa ama, zamanı yavaşlat, kalp atışını duy. Dün gecenin yerine istediğin - istediğim geceyi koy. Sabaha uyan.
Yine bir sabah, güneşin kendi kusursuz zamanlamasıyla odaya dolduğu, benimse kendi iç saatimde koca bir geceyi heba ettiğimi düşündüğüm o malum an. Erken mi uyandım, yoksa hiç uyumadan düne mi geç kaldım, bilmiyorum. Tek bildiğim, aydınlığın bu zihinsel karmaşaya hiç saygısı yok. Her şeyi fazla netleştiriyor, gizlenmeye yer bırakmıyor. Geceye olan yakınlığım, gündüzden uzaklaşma ile yorumlanıyor bazen aynamdakiler tarafından. Olsun. Dün gece yavaşlatmaya çalıştığım o zaman, şimdi bütün ağırlığıyla üzerimden geçiyor.
Yine bir sabah, dillerin ucundan dönen o ağır kelimelerin yastığa, yorgana sindiği o tanıdık ağırlıkla başlıyor. Söyledim, anladın mı emin değilim. Söyledim, duydun mu emin değilim. Fısıldadım ama içimdeki o sağır edici gürültüyü duymaman da imkansızdı zaten. Şimdi bu yeni günün o ilk, o en renksiz saatinde, dün gece yuttuğum cümlelerin hesabı soruluyor sanki benden. Doğru zaman diye bir şey yoktur belki de, sadece kaçırılmış ve yakalanmış ve yorulmuş ve yoğrulmuş anlar vardır.
Yine bir sabah, geceki tüm o zamana harikalar bırakmanın, o ‘dur, düşün, nefes al’ komutlarının hiçbir işe yaramadığını idrak ederek açıyorum gözlerimi. Zamanı yavaşlatmak ne mümkün, aksine, aklımın köşesinden geçtiğin an kum saati tuzla buz oluyor. Bütün o savunma mekanizmaları, zihnimin sabahın ilk ışıklarındaki o savunmasız halinde hükümsüz kalıyor. Yine en hazırlıksız anımda yakalanıyorum sana.
Yine bir sabah, köşeleri olmayan o koyu gecenin en keskin, en doğrusal saatine çarpıyorum. Geceki o disleksik cesaretten, -bundan sana bahsettim ve sen yanlış anladın beni, aslında yanlış da anlamadın, kendine yordun, belki sadece yorgundun-, kelimeleri birbirine bağlama hevesinden eser yok şimdi. Her şey yerli yerinde, her şey fazlasıyla olağan. Sadece ben, o doğru anı beklerken yine kendi ellerimle kurduğum çemberin başladığı yere dönmüşüm. Kalp atışım yavaşlıyor, döngü başa sarıyor.
Yine bir sabah, kahvenin suyunun ısınmasını beklerken zihnimin soğumasını umduğum saatler. Hissetmek ve düşünmek arasındaki o ince çizgide cambazlık yapmaktan yorulmuş bir zihinle mutfaktayım. Fısıldamaktan korktuğum her şey, şimdi gün ışığında sıradanlaşıyor, o korkutucu büyüsünü kaybediyor. Zamanlama meselesi dedikleri bu olmalı; ateşi gece harlayıp, külü sabaha süpürmek.
Yine bir sabah, ama bu kez aydınlığın o acımasız netliğinden korkmadığım bir sabah. Külü sabaha süpürdüm evet, ama altından usulca harlamaya hazır, yepyeni, tertemiz bir kıvılcım buldum. Belki de güzele gitmek için o geceki karmaşayı, o ağır kelime yığıntılarını kusmak gerekiyordu. Şimdi dışarıda, tüm o zamanlama hesaplarını çöpe attıran, sadece ‘şimdi’nin hakkını vermemi fısıldayan berrak bir ışık var. O ışıkta, bütün yorgunluklarına rağmen seni bütün kadınlığınla düşünmek güzel.
Yine bir sabah, derin bir nefes alıp o nefesi tutmayı nihayet bıraktığım o ferahlık anı. Zamanlama meselelerini dert etmenin, varılacak o güzel yeri ertelemekten başka bir işe yaramadığını fark ediyorum. Her yolculuğa aynı gemi ile çıkılmaz ve her seyrü sefer aynı andaca yazılmaz ve her yolculuk aynı tayfa ile yapılmaz. Penceremi açıyorum; dışarıda akıp giden bir hayat, düzelmeye, yeşermeye, güzele evrilmeye hevesli bir dünya var. İster bahar de, ister yaz. İster gel benimle, istersen uyumaya devam et. Ama ben seninle ya da sensiz değil, seninle, bu hevesin, bu manzaranın, bu yolculuğun tam ortasında durmak istiyorum. Güzellik, doğru zamanı beklemekte değil, akan zamanı güzelleştirmekte oluyor yavrum ve güzelleştirmek Tanrı’ya mahsus değil. Ama yine de kendi yolculuğunu yaratan herkes tanrılaşıyor Tanrının gözünde.
Yine bir sabah, ama bu sefer o döngünün başa sarması bir yenilgi gibi gelmiyor. Aksine, aynı şarkının en sevdiğim nakaratına yeniden gelmişim gibi coşkulu bir his. Yanlış anlaşılan cümleler, kaçırılan anlar.. Hepsi bu sabahın o taze, o yargısız havasında eriyip gidiyor. Şimdi zihnimde sadece sadelik ve o sadeliğin içindeki zarafet var. Madem zaman kendi bildiği gibi kusursuz akıyor, ben de bu kusursuzluğa direnmiyor, içimdeki o tertemiz, güzel hissin rotasına bırakıyorum kendimi.
Yine bir sabah, gecenin o köşesiz karanlığından sabahın yumuşak, pastel renklerine usulca geçiş yapıyorum. Duygularım yerini sakin, hece hece okunabilen, berrak bir sevince bırakıyor. Güzele gitmek diyorum içimden, kelimelerle savaşmadan, onları sadece birer melodi gibi mırıldanarak. Bugün zamanı yavaşlatmaya çalışmayacağım; bırakalım aksın. Çünkü biliyorum ki bu akışın sonu, güneşin o cesur ışığıyla aydınlanan güzel bir yere, belki de o çok sevdiğim tebessümüne çıkıyor.
Yine bir sabah, mutfağı saran o taze kahve kokusunun zihnimdeki bütün o gri düşünceleri bastırdığı an. Güzele doğru atılan ilk adımın aslında yerinde saymayı bırakmak değil, o çemberin içindeki manzarayı sevmeye başlamak olduğunu anlıyorum. Sen kendine yormuştun ya hani o kelimeleri, haklıydın. Sevgilim, ateşi harlamak yorucu bir eylem sanayi devriminden bu yana.
Biz o çarkların, o bitmek bilmeyen mekanik döngülerin dişlileri değiliz sevgilim. Biz, kendi köşesiz masamızda birbirine kendi rızasıyla atılmış o acemi ilmeğiz. Zamanı kendi hızına, ateşi kendi harına bırakıyorum artık. Odun taşımaya gerek yok, güneş ikimize de yeter. İçimde sana doğru yürüyen o tertemiz hevesle mutfaktan çıkıp, uykulu tebessümüne geliyorum.
Günaydın yol arkadaşım, günaydın.