Düşünülmemiş Olan
Henüz düşünülmemiş olan, düşünülmüş olanın en yüce hediyesidir. Anlaşılmaz olan değildir bu düşünebilen için, anlaşılmaz son insan yaratımıdır, üst insan için yeni alanlar keşfi düşünülmemiş olanda saklıdır.
Kabul etme ise henüz onaylama değildir. Fakat buna karşın pekala her tartışma için ön şarttır.
Bazen haller (durumun fotoğrafı) sadece düşünme ile sorulabilir ve sadece düşünerek sorguya değerliğinde takdir edilebilir, yani sadece düşünülmüş olan olarak hafızada saklanabilir. İrade de bunlardan biridir. İstenç de iradeden doğar ve istemek kadimdir, en kadim olan. Varlık ile istemek arasındaki bu bağ tanrıyı kim yarattı sorusuna kadar uzanır.
Burada da cevher sorgusu ortaya çıkar. Özü itibariyle cevher tektir, parçalanamaz, kendinden olan parçaya cevher niteliği veremez. O haliyle insanın cevheri istencidir. İstenci oluşturan düşünce olmaksızın, istencin oluştuğuna dair varsayım, en nihayetinde güdülerimiz ile güdülmüş ihtiyaçların görünümsenmesidir. Bu haliyle de istenç ancak düşünmek ile mümkün olduğundan, bahsedilen görünümsenmenin yani düşünülmeyenin -süreç halinde düşünmek- istencine dair dürtünün kendiliğinden insan dışı olduğu kanıtlanmaktadır.
Düşünme halini sınırlayan, dogmalaştıran tüm inanç sistemleri, insanı üst insan sınıfından alıp, güdülebilen-hayvansı-kısık iradeli-fiziksel varlığı ile sınırlı bireylere dönüştürür.
Burada düşünen, kendi kurduğuna itiraz etmelidir; itiraz edilmemiş önerme, önerme değil emirdir. İtiraz şudur: Cevher tek ise ve parçalanamaz ise, her tekil insanın cevheri nasıl istenç olabilir? Tek olan, milyarlarca bedene pay edilemez; pay edilen, cevher olmaktan çıkar. Öyleyse ya cevher tek değildir ya da insanın cevheri kendine ait değildir.
Cevap payda değil, halde aranmalıdır. İstenç, tek cevherden koparılmış bir parça değil, tek cevherin insandaki halidir. Parçalanan cevher değil, görünümdür. Var olan her şey, varlığında kalmaya çabalar; taş direnerek, bitki uzanarak, hayvan güdülenerek, insan isteyerek. Çaba her yerde aynı çabadır, yalnızca insanda kendi üzerine katlanır ve kendine soru sorar. İstemek bu yüzden en kadimdir: varlıkla yaşıttır. İnsanı ayıran istemesi değil, istediğini düşünebilmesidir.
Fakat itirazın ikinci ağzı daha keskindir: Ya cevher diye bir şey yoksa? Ya cevher sorgusu, dayanak arayan istencin kendine uydurduğu bir ayna ise? Düşünce, altında zemin olsun ister; zemini bulamayınca icat eder ve icadına töz der. Bu ihtimal dışlanamaz. Dışlanamadığı yerde şu söylenebilir: Cevher ile istenç arasındaki öncelik kavgasının hakemi yoktur, çünkü hakemlik edecek olan yine düşüncedir ve düşünce davanın tarafıdır. Karar verilemeyen bu dava, tam da bu yüzden, henüz düşünülmemiş olanın saklandığı alanlardan biridir. Kapanmayan dava, düşüncenin talihidir.
Dogma bu davayı kapatmakla tehdit ederdi; yeni çağ davaya vakit bırakmıyor. Aradaki fark küçümsenmemelidir. Dogma düşünmeyi yasaklardı; yasak, düşünceye hiç değilse bir duvar gösterirdi ve duvar bir yön göstergesidir, düşünce duvara doğru düşünür. Yasağın olduğu yerde düşünülmemiş olan bellidir: yasaklanandır. Şimdiki çağ yasaklamıyor, hızlandırıyor. Düşünmenin yerine hesaplamayı koyuyor. Hesap ile düşünme aynı işlem değildir: hesap sonuca koşar, düşünme yolda oyalanır. Hesabın yarım kalanı hatadır, düşünmenin yarım kalanı mirastır.
Enformasyon, cevabı sorudan önce gelen çağın adıdır. Cevabı hazır bekleyen soru, soru değildir; sorgunun görünümsenmesidir. Soru sormak beklemeyi gerektirir ve beklemek, hızın dininde günahtır. Böylece yeni bir dogma doğar, kendini dogma saymayan: her şeyin bilinebilir, her bilginin anında edinilebilir olduğu inancı. Bu inanç sistemleri de insanı üst insan sınıfından alır; fark yalnızca güdücüdedir. Dogma sürüyü çobanla güderdi; enformasyon çobanı emekliye ayırdı, sürü kendi kendini güdüyor. Kısık irade artık dışarıdan kısılmıyor, kendi eliyle kısılıyor ve buna özgürlük deniyor.
Düşünülmemiş olan hızda görünmez; yavaşlıkta birikir. En yüce hediye, kargoyla gelmez.
Geriye son soru kalır: Düşünme nereye varır? Hiçbir yere. Varmak hesabın işidir; düşünme varmaz, yol alır. Soran insan ile susan dünya karşı karşıyadır ve dünyanın suskunluğu bir duvardır - ama dogmanın duvarı değildir bu; yıkılması istenmez, önünde düşünülür. Bu duvarın önünde iki kaçış yolu görünür. Biri sorudan vazgeçmek: düşünmeyi bırakmak, ki fiziksel varlığıyla sınırlı bireye dönüştür bu, ölümün gündelik olanı. Öteki cevabı hazırdan almak: bir inanç sistemine sıçramak, ki kısık iradeye dönüştür, aynı kapı. İki kaçış da aynı yere çıkar; düşünülmemiş olanın kapısı ikisine de kapanır.
Kalan tek yol, duvarın önünde kalmaktır. Cevapsızlığı kabul etmek - kabul etme henüz onaylama değildir, burada tamamlanır o cümle: duvarı kabul eden onu onaylamaz, ona rağmen sorar. Buna başkaldırı olarak düşünme denebilir. Her sabah aynı soruyu yeniden yuvarlamak; tepeye vardığında sorunun geri kaçtığını görmek; inip yeniden başlamak. Kaya budur: henüz düşünülmemiş olan. Hiç yerine oturmaz ve tam da yerine oturmadığı için en yüce hediyedir - çünkü hediye, açıldığı anda biter; düşünülmemiş olan açılmayan hediyedir.
Üst insan, kayası elinden alınmış insan değildir; kayasını seve seve yuvarlayan insandır. Kayanın dibinde, yeniden düşünmeye başlayan insanı mutlu saymak gerekir.
Düşülmüş not: Bu metin yalnız yazılmadı. Düşünülmemiş olan Heidegger’in, cevher Spinoza’nın, çekiç Nietzsche’nin, hız Byung-Chul Han’ın, kaya Camus’nündür. Yanlış taşınmışlarsa kusur mirasçıya aittir.
Yükleniyor…