Ankara, gündüz Ankara, gece
26 Temmuz 2026

Sürç-i Lisan

-Hak dostum Hak!

Söz meydanda böyle başlardı; anlatıcı önce yaradanı çağırırdı, sonra kalabalığı. Şimdi meydan duruyor, kalabalık duruyor; çağıran yok. (Çağrılmadan toplanan kalabalık değil, yığın, belki de artık, içinde elbiselerin yazlık kışlık oluşlarını karıştırdığı dolap.)

Meddah, kahvenin önündeki peykeye çıktı. Omzunda mendili, elinde sopası. Sopayı tahtaya vurdu: tak. 

Kimse dönmedi. Bir daha: tak, tak. 

Yığından biri, başını avucundaki ışıktan kaldırmadan sordu:

— Bu ses ne?
-Dikkat, dedi meddah.
— Bildirimlerimi kapattım ben.

Sopa bir daha vurmadı.. 

Şehrin büyüsü bozulalı çok olmuştu. Ne zaman bozulduğunu kimse bilmiyor; tarih düşülmemiş, kayda girmemiş. Oysa başka her şey kayıtlı; sokakların uzunluğu ölçülmüş, ırmaklara debi yazılmış, rüzgâra yön, buluta yüzde. Yağmur artık bir ihtimal; yüzde yetmiş. (Yüzde yetmişe kimse ıslanmıyor. Sevinç peşin ödenmiş, gökten kalanı tahsilat.) 

Her şeyin bir karşılığı var, hiçbir şeyin sırrı yok, hiçbir şeyin sınırı yok. Sırrı kazınan cam neyse, sırrı kazınan şehir de o. Bakıyorsun ve içinden geçip gidiyorsun.

Meddah, medhten geliyor; öven demek. Övmek için önce hayret etmek gerek, hayret için sır. Sır için sınır. Sırrı kalmayan şehirde meddah neyi övsün? Ölçülmüş sokağı mı, yüzdelenmiş bulutu mu? Hayret, bozulan büyünün ilk zayiatı. 

Yine de denedi meddah.

-Bir varmış, dedi.
— Ne zaman? dedi biri.
-Bir yokmuş, dedi meddah.
— Var mı, yok mu? Netleştir.
-Hem var, hem yok.
— Kaynak?

Meddah sustu. Hikayenin kapısı olan o cümle tarih taşımaz, adres bilmez; doğrulanamaz, bu yüzden yalanlanamaz. Enformasyonun tek sorusu vardır: var mı, yok mu. Bir ile sıfır. Hikaye bu sorguya ifade vermez; hem var der, hem yok, ve kapıyı aralık bırakır. Aralık bıraksın diye denmiştir zaten; hayret sığsın diye aralığa.

-Develer tellal iken, diye devam edecekti.
— Deve konuşamaz, dedi bir başkası. Yanlış bilgi.

Doğru; deve konuşamaz. Hikaye de zaten bunu söylüyordu, ama düzeltilmiş hikaye anlatılmıyor. (Yalanı ayıklanan hikayeden geriye haber kalıyor; haberin de dünkü sayısını kimse okumuyor, dünce oluyor.) Enformasyon çıplak gelir, gösterir, gider. Ömrü, doğrulandığı ana kadar; sonrası çöp. Hikaye ise örtündükçe yaşar. Haberin işi olup bitenle, hikayenin işi olagelenle. Olup biten eskir. Olagelen eskimez; her anlatılışında bir kat daha giyinir.

Şehir her şeyi biliyordu ve kimse kimseyi dinlemiyordu. Çünkü bilgi sorulur, hikâye beklenir. Beklemek - işte bozulan büyünün ikinci zayiatı. Soru soran, cevabı alınca gider. Dinleyen kalır; kalmak da bir cevaptır, kimse sormadığı hâlde verilen.

Meddahın mendilinde bir düğüm vardı. Peykenin dibinden bir çocuk sordu; şehirde soru sormayı henüz unutmamış tek kişi oydu, çünkü henüz cevap biriktirmiyordu.

— Mendildeki ne?
-Bir hikâye.
— Anlatsana.
-Anlatırsam biter.
— Bitmesin diye mi bağladın?
-Bitmesin diye her akşam çözüyorum. Bakıyorum, yeniden bağlıyorum.

Düğümün içini gören olmadı. Ama meddahı görenler vardı, bazı akşamlar peykeden erken indiğini, sopasını unuttuğunu, iki şehir ötede bir pencere yanıyor diye yürüyüşünün değiştiğini. (Bir hikâyenin anlatılmadan da taşınabildiğini oradan biliyoruz; taşıyanın yürüyüşünden.) Sorana “kanıt değil” dediğini, “kıssa.”

Çocuk bir gün sordu:
— İki insan birbirini nasıl bilir?
-Bilmez, dedi meddah. Dinler.
— Ya bilirse?
-Bildiği kadarını sever. Az yani.

Sonra, kimseye değil, sopasına söyler gibi; birbirine haber veren iki insan tanışıyordur, dedi. Hikâye anlatan iki insan yaşıyordur. Haber biter; “geldim, gördüm, iyiyim” - üç kelime, sıfır kalan. Hikâye kalanla çalışır; anlatılmayanla, ertelenenle, “onu sonra anlatırım”la. İki kişinin arasında ne kadar “sonra anlatırım” birikmişse, o kadar yarınları var demektir. Sevmek, hakkında her şeyi bilmek değil; hiçbir bilginin O’nu özetlemediğini bilmek. Özetlenebilen ilişki dosyadır; kapağı kapanır. Özetlenemeyen ilişki hikayedir. Ve büyü, dedi, aslında bozulmaz. Büyü, sorgulanınca bozulur. İki kişi aralarındaki şeye “var mı, yok mu” diye sormadığı sürece - tarih istemediği, kaynak göstermediği, ihtimal yüzdesi tutturmadığı sürece - o şey hikayenin açılışında yaşar: hem var, hem yok. Doğrulanamaz. Bu yüzden yalanlanamaz.

Meddah peykeden indi. Alkış olmadı; alkış için önce dinlemek gerekir. Mendili omzuna attı, düğüm yerli yerinde. Giderken meydana döndü, kimseye:

-Bu kıssadan hisse çıkarmayın, dedi. Hisse bilgidir; siz kıssada kalın. Her ne kadar sürç-i lisan ettiysek affola. Sürçmeyen dil, anlatmayan dildir. Bir varmış, dedi bir de, meydan boşalırken, bir yokmuş.

Gerisini söylemedi. Gerisi, iki şehir arasında bir yerde, anlatılmadığı, anlatılamadığı için hâlâ sürüyor..

 

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.