Giriş
I. Eşik
Bu giriş, büyük bölümü henüz yazılmamış bir kitaba yazılıyor. Alışılmış olan tersidir; giriş en son yazılır, bitmiş binaya sonradan takılan kapı gibi. Ben kapıyı önce diktim. Çünkü ortada bina değil şantiye var ve şantiyeye girenin, neyin yapılmakta olduğunu bilmeye hakkı var.
Fihrist’te söylemiştim; sonradan yazılan her sayfa, fihriste karşı borçludur. O sayfalar bu kitapta toplanacak. Öyleyse kitabın tarifi baştan bellidir; bu kitap tutulmakta olan bir vaattir. Bitmiş bir düşüncenin sunumu değil, sürmekte olan bir ödemenin tutanağı.
Peki neden kitap? Yazılar zaten tek tek yayımlanıyor; her biri kendi borcunu kendi kapatıyor. Kitabın buna ekleyeceği ne olabilir? Şu; yazı dağınık yaşayabilir, soru yaşayamaz. Dağınık soru, unutulmaya en yakın sorudur; nasıl unutulduğunu ilk fasıl anlatacak. Bir sorunun unutulmaması için bir yerde durması gerekir; kitap, soruları aynı çatı altında tutmanın bulunmuş en eski yoludur. Kitap yazılara yeni bir şey söylemez; yazıların birbirine söylediklerini duyulur kılar.
Bir de şu var; bu kitapta dışarıdan konuşacağım tek yer burası. Girişten sonra Fihrist gelir (burada Fihrist’ten sonra Giriş geliyor.); Fihrist’ten sonra herkes içeridedir. Ben borçlu olarak, okur alacaklı olarak, sorular rehin olarak. O yüzden kapı henüz açıkken üç şeyi söylemem gerekiyor; bu soruların kimden alındığını, hangi dille taşındığını ve neden liste halinde durduğunu. Üçü de birer ikrardır. İkrar, girişin türüdür; kitabın gövdesi ikrar kaldırmaz.
II. Tereke
Fihrist’te itiraf ettim. Soruların hiçbiri benim değil. Bu kolay bir itiraftı. Şimdi zoru söylemek gerek; soruların çoğu tek bir adamın ve o adamın eli temiz değil.
Adam, bin dokuz yüz otuz üçte üniversitesine rektör oldu ve aynı yıl partiye yazıldı. Rektörlükten bir yıl sonra ayrıldı; partiden hiç ayrılmadı. Savaş bitti, adam yaşadı, yıllarca yazdı ve beklenen tek cümleyi hiç kurmadı. Bunlar biyografik dipnot değildir. Bir düşünürün hayatı düşüncesinin dışında sayılabilirdi belki başkası için. Ama gündelikliği, kararlılığı, sahih olmayı düşüncesinin merkezine koymuş bir adam için hayat, teorinin tek sınav kağıdıdır. Kağıt kötü.
İtirazlar da adamın sağlığında geldi ve bu kitap onları kapıda karşılıyor. Biri, o dilin bir düşünme değil bir üslup olduğunu söyledi; sahiciliğin bir jargona dönüştüğünü, jargonun da düşünceyi değil düşünce görünümünü ürettiğini. Bir başkası daha da kestirmeden gitti; hiç üzerine kurulmuş o cümleler dilbilgisi kazasıdır, dedi; sorulmuş gibi duran ama hiçbir şey sormayan sözde-sorulardır. Bir üçüncüsü ise tam benim cümlemin üstüne bastı. Bir soruyu sormadan önce onun kime ait olduğunu bilmek gerekmez, demiştim; o, kime ait olduğunu sormamanın çoğu zaman kimin sorduğunu bilmeyi göze alamamak olduğunu söyler. Sorunun saflığına inanmak, sorana kefil olmanın en sessiz biçimi olabilir.
Bu itirazların hiçbirini çürütmeye çalışmayacağım; buraya çürütülmek için alınmadılar. Soruyu cevabından sökmek bu serinin yöntemiydi. Şimdi ikinci bir söküm gerekiyor; soruyu sahibinden sökmek. İlki kolaydı; cevap soruya yapışır ama dikişi bellidir. İkincisi kolay değil, çünkü söküm iz bırakır ve izi göstermemek yalan olur.
Hukukta buna tereke denir; ölenin geride bıraktığı her şey. Tereke seçilerek alınmaz; alacaklarıyla borçları birlikte gelir. Mirasçı isterse reddeder, isterse kabul eder; fakat kabul ederse, borçtan haberim yoktu diyemez. Bu kitap terekeyi kabul ediyor ve borç listesini masaya koyuyor. Her fasılda bir karşı ses var; dipnot olarak değil, davetli olarak. Bazı fasıllarda davetli, ev sahibinden yüksek konuşacak.
Şunu da açık bırakıyorum, çünkü kapatmaya gücüm yetmez. Bir sorunun iyi olması, soranın iyi olduğunu göstermez; bir soranın kötü olması da sorunun kötü olduğunu göstermez. Bu iki cümle kolay. Zor olan üçüncüsü; bazı sorular, belki, soranın karanlığından ayrı sorulamıyordur. Bu ihtimal bu kitabın üzerinde asılı duracak. İndirmeye çalışmayacağım; asılı duran şey, unutulmaz.
III. Dil
Soruların sahibi, felsefenin yalnızca iki dil konuştuğuna inanırdı; Grekçe ve Almanca. Bu kitap o inanca Türkçe itiraz ediyor.
İtirazın dayanağı yok değil. Türkçe, varlığı söylemek için bir yardımcı fiile muhtaç olmayan dillerdendir. “Ağaç var” deriz ve cümle biter. Batı dillerinin o büyük “olmak” fiiline yıktığı yükü Türkçe iki kısa sözcükte taşır; var ve yok. İkisi de fiil değildir; ikisi de tek başına yüklem olur. Varlık bu dilde çekimlenmez, durur. Belki de varlık sorusunu Türkçe sormak sanıldığı kadar eğreti değildir. Belki dil soruyu bizden önce sormuş, cevabını iki heceye gömmüş, sonra susmuştur. Kazmak bize kalır.
Kazmayı bir kere denedim. Sıkıntı, sıkmaktan gelir; bunu yazmıştım ve o türetme başlı başına bir tezdi. Dil, can sıkıntısını zihinsel değil mekansal kurar. Bu kitap Türkçenin bu tür kazılarına sık başvuracak. Sözcük kökü, bu kitapta delil sayılacak.
Fakat dürüstlük borcu burada da var. Bu kitabın sözlüğü benden çok çevirmenlerindir. Bulunuş, el-altında-olma, mevcut-olan, herkes- bu karşılıkların her biri, yıllarını tek bir kitabın taşınmasına vermiş insanların emeğidir. Ben hazıra konuyorum ve hazıra konduğumu kaydediyorum. Hangi çevirilerin izlendiği kitabın sonunda tek tek yazılı; girişte yalnızca minnet var.
Yer yer ayrıldığım da olacak ve en büyük ayrılığı baştan bildireyim. Omurga çeviride “Angst”ın karşılığı “havf”tır. Ben “kaygı” diyeceğim. Havf yanlış bir sözcük değil; belki daha bile isabetli. Ama bu kitabın bir faslı gündeliklik üzerine ve gündelikliğin kitabı, sözcüklerini gündelikten seçmeliydi. Kaygı hala aramızda yaşıyor; havf sözlükte oturuyor. Yaşayan sözcük, oturan sözcükten daha az doğru olabilir; fakat daha çok duyulur. Bu kitap duyulmayı seçti.
Bir sözcük de benimdir; “görünümsenme”. Hiçbir sözlükte yok; gerektiği için uyduruldu. Bir şeyin kendisi olmadan kendisi gibi görünmesini tek kelimeyle söyleyecek bir sözcük bulamadım ve bulamayınca yaptım. Uydurulmuş sözcük dilin ayıbı değildir; dilin hala çalıştığının kanıtıdır. Sözlükler mezarlık değil, nüfus dairesidir.
Şu da söylenmeli; bu kitap büyük ölçüde çeviriyle konuşuyor ve bundan utanmıyor. Soru bir dilden ötekine taşınırken bir şey kaybeder, doğru. Ama taşınmayan soru her şeyini kaybeder. İki bin üç yüz yıllık uykudan söz etmiştim; dilden dile taşınmak o uykunun panzehiridir. Soru, en çok kaldığı yerde uyur.
IV. Liste
Geriye biçim kaldı; bu kitap neden bir tez değil de bir liste?
Borges bir yazısında, hayvanları imparatora ait olup olmamalarına göre tasnif eden uydurma bir Çin ansiklopedisini anar. Önce güldürür, sonra düşündürür. Yeterince uzaktan bakınca her tasnif o ansiklopedi kadar keyfidir. Fihrist’in altına düştüğüm not bunun ikrarıydı; sıralamanın ve seçmenin kusuru toplayana aittir. Kusursuz tasnif olsaydı, tasnif etmeye gerek kalmazdı; her şey zaten yerinde olurdu.
Bin yıl önce bir saray nedimesi, yastığının altında tuttuğu defterlere listeler yazdı Yastıkname ismiyle; hoş şeyler, can sıkan şeyler, kalbi hızlandıran şeyler. O defter bugün hala okunuyor; aynı yüzyılın risalelerini kimse hatırlamıyor. Liste tezden uzun yaşar, çünkü tez kapanmak için yazılır, liste açık kalmak için. Tezin son cümlesi vardır; listenin son maddesi yoktur, yalnızca en son yazılmış maddesi vardır. Her listenin sonunda görünmeyen bir vesaire durur ve o vesaire, listenin kusuru değil, nefesidir.
Tez ilerleten kitap bir yere varır ve orada biter. Envanter tutan kitap bitmez; sayım hep eksik kalır. Eksiklik bu kitabın kusuru değil, konusudur. Hiçbir soru kaybolmaz demiştim; fakat hepsi sayılamaz da. Fihrist bu ikisinin arasında durur; sayılabilenin dürüstlüğü, sayılamayanın açıklığı.
Buradan kitabın tek okuma talimatı çıkar ve onu Fihrist’ten aynen taşıyorum; sıra bağlayıcı değildir, borç bağlayıcıdır. Fasıllara sırayla girilebilir; girilmeyebilir. Her yazı kendi borcunu kendisi kapatır. Kitabı baştan sona okuyan bir yol yürümüş olur; ortasından açan bir kapıdan girmiş olur. İkisi de evin içindedir.
V. Teslim
Elde tutulan sorular sayılmıştı. Şimdi onları tuttuğum yerler de sayılsın.
On faslın altısı tek bir kitaptan çıkıyor; Varlık ve Zaman. Dünyanın ve sıkıntının dersi tek ciltte toplanmış; Metafiziğin Temel Kavramları. Hiç için kısa bir konuşma; Metafizik Nedir? Temel için geç bir ders; Nedenin İlkesi. Çağrı için bir ders daha; Düşünmek Ne Demektir? Ve devir için, bir orman yolunun içinde kısa bir deneme; Tanrı’nın ölümü üzerine. Altı kitap, on fasıl. Gerisi yan sestir ve yan sesin tam dökümü kitabın sonundadır; kimin hangi fasla neden çağrıldığı orada tek tek yazılı.
Bu altı kitap benim çekirdeğim. Okurunki başka olabilir ve bence olmalıdır; çünkü fihrist devralınmaz, tutulur. Devralınan liste ezberdir; tutulan liste eldir. Bu kitaptan alınacak en iyi şey, içindeki cevaplar değil, bir fihristin nasıl tutulduğudur.
Bir fihrist tamamlandığında kitap yazılmış olmaz, demiştim; yalnızca yazılmamış olduğu görünür hale gelir. Aynısını şimdi kitabın kendisi için söylemeliyim; bu kitap bittiğinde sorular cevaplanmış olmayacak. İyi giderse, elden ele geçmiş olacaklar. Kaya her sabah yeniden yuvarlanacak; fakat artık kaç kayası olduğu yazılı ve yazının bir nüshası okurda.
Açık el bir iddiadır, demiştim; her iddia gibi sınanmayı bekler. Bu giriş, o elin uzatılmasıdır.
Alan, borcu da alır.
Yükleniyor…