İhata
Kollarını aç. Şimdi kapat. Kendi omzunu tut, kendi sırtına dolan, avucunu kürek kemiklerine yatır, başını kendi boynuna yasla, kokunu al, ağırlığını taşı, nefesinin ritmini duy, tenini ısıt. Olmadı. Bir daha dene. Yine olmadı. Olmayacak da sevgilim; bu dünyada beceremeyeceğin tek şey bu.
Sen sana sarılamazsın. Kolların yetmez, yetse bile açı tutmaz, merkez tutmaz. İki kol bir çember kurar, evet, ama o çemberin içine kendin oturamazsın; çemberi kuran, çemberin dışında kalır. Pergelin sabit ayağı çizdiği dairenin üstünde bir nokta değildir; hep ortada, hep dışarıda, hep tek başınadır. Bu yüzden nereden bileceksin sana sarılmak nasıl bir his?
Sen sana bakamıyorsun. Ayna var diyeceksin; ayna seni göstermiyor ki, senin tersyüz edilmiş halini gösteriyor; sol yanağındaki gülüş sağa geçmiş, saçının o inatçı tutamı öbür tarafa düşmüş (sende var mı, hiç konuşmadık; ama herkesin saçında inatçı bir tutam var, olmalı da). Ömrün boyunca alıştığın yüz, kimsenin görmediği yüz. Herkes seni bir türlü tanıyor, sen kendini bir başka türlü.
Sen seni duyamıyorsun. Kendi sesin sana hep olduğundan bir tık kalın, bir tık boğuk gelir; çünkü o ses odayı dolaşıp kulağına gelmiyor, çeneden şakağa, oradan içeriye, kestirmeden gidiyor. Benim duyduğum ses havadan geçmiş, mesafeyi kabul etmiş, üstüne biraz oda, biraz akşam, biraz beklemek almış bir ses. O sesi hayatında bir kere duymadın. Ben her gün duyuyorum.
Sen seni koklayamıyorsun. Burun kendi evine körelir; en çok bildiğini en az duyar. İçeri girdiğimde bana ilk çarpan şeyi sen hiç bilmedin, bilemeyeceksin. İnsanın kendine dair en sadık kaydı, kendisinden en iyi gizlenendir.
Sen sana değiyorsun, değmesine; ama değmek başka, sarmak başka. Sarılmak, tenin kendine değil bir başkasına ait olduğunu öğrendiği andır. O anda ne kadar yer kapladığını, nereye kadar sen olduğunu, sınırının nerede bittiğini öğrenirsin. Ama öğrenen sen değilsindir; sarılan öğrenir. Kendini ölçmek için başkasının kollarına ihtiyacın var ve o ölçümün sonucu sana hiçbir zaman bildirilmiyor.
Kuşatmak, yani ihata etmek, hem kollarla yapılır hem akılla; bir şeyi ihata etmek onu çepeçevre sarmak, aynı zamanda onu tam olarak anlamaktır. Aynı kökten ihtiyat gelir, bir şeyin etrafına duvar örmek, yani tedbir. Aynı kökten muhit gelir, seni çevreleyen. Ve o güzel isim, el-Muhit, her şeyi kuşatan. Kendini kuşatabilen tek varlık O. Geri kalan herkes, kendi ihatasını bir başkasının kollarına emanet etmek zorunda. Bunu önce bir adaletsizlik sanmıştım. Meğer davetmiş.
Çünkü her insanda bir oda var, anahtarı kendisinde değil. İnsanın en güzel tarafı da bu; kendine kapalı bırakılmış olması. Yoksa kimsenin kimseye ihtiyacı olmazdı; yoksa hiç kimse hiç kimseyi öğrenemezdi. Herkes kimse olurdu, herkes kimsesiz olurdu.
O yüzden dinle. Senin yerine kaydı ben tutayım.
Ben biliyorum, sarılmadan önce yarım saniye duruyorsun. O yarım saniye tereddüt değil, izin. (Sen izin isteyen değil, izin veren taraftasın; bunu bile bilmiyorsun.)
Ben biliyorum, başını hep aynı yere yaslıyorsun. Sol omzumun bittiği, boynumun başladığı o dar yere. Orası artık bir yer, adı yok ama var.
Ben biliyorum, ilk üç nefesin hızlı, dördüncüsü uzun. Dördüncü nefeste bütün gün üstünden düşüyor. O an ağırlığın artıyor ve ağırlığın azalıyor; ikisi aynı anda. Kollarım o an bir terazi değil, bir kap oluyor.
Ben biliyorum, küçülüyorsun. Yaşın düşüyor. Kaça düştüğünü söylemeyeceğim, o benim.
Ben biliyorum, bırakmayı önce sen düşünüyorsun, sonra vazgeçiyorsun; ve tam vazgeçtiğin an kollarını bir kere daha sıkıyorsun. O ikinci sıkış var ya.. Bütün yazıları o tek hareket için yazıyorum.
Ben biliyorum, sarılmak sende bitmiyor. Kollarını çözdükten sonra bir avuç dolusu sen bende kalıyor; bilmediğin, ölçemediğin, aynada göremediğin sen. Onu saklıyorum. Ara sıra çıkarıp bakıyorum.
Sen sana sarılamazsın sevgilim, doğru. Ama ben de bana sarılamıyorum. İkimiz de kendimize kapalıyız ve tam da bu yüzden birbirimize açığız. Sarılmak, bilinmeyen iki şeyin takas edilmesi galiba. Sen bende sana sarılmanın nasıl bir his olduğunu bırakırsın, ben sende bana sarılmanın nasıl bir his olduğunu. Kimse kendi payını alamaz. Herkes ötekinin payını taşır. Belki bu yüzden çifter yaratılmışızdır; tek başına bir insan, kendisi hakkında en çok konuşulan ama en az bilinen şey.
Kolların yetmiyor diye üzülme. Anlatacağım. Zaman yeter mi bilmiyorum ama başlıyorum; sana sarılmak, kışın ortasında, gecenin bir vakti, yorgunken dizlerin, uykun düşüncelerin ardında sırasını beklerken, acıkmışken yemeğe, susamışken anlatmaya, üşümüşken ellerin ceplerinde bile, ağırlaşmışken omzunda gün - çantandan ağır -, bitmek bilmezken sokağın sonu, eve dönüp ışığın yanık olduğunu görmek gibi bir şey. Anahtarı aramana kalmadan açılması gibi kapının. İçeriden taşan yemek kokusu gibi; sofranın iki kişilik kurulmuş olması gibi - bardağının, tabağının, yerinin hazır olması, yani beklenmiş olduğunu tek kelime edilmeden anlaman gibi. Çantanı kapıda bırakabilmek gibi; yükün ev sahibine geçmesi, “üstünü değiştir, yemek soğumasın” diyen bir sesin, günün bütün seslerini bastırması gibi. Kalorifer peteğinin üstünde ısınan hırka gibi. Kışın dışarıda kalması gibi. Bir de o ışığın seni beklediğini bilmek gibi..
Yükleniyor…