20 Ağustos 2026

Sürgün

(Bu bahçenin bir de kıyısı varmış; ölü adam sağlığında iyi yer tutmuş.)

Kıyı kasabasıydı; mevsim kapanmış, iskele boşalmıştı. Karşıda bir ada, haritada adı var, tarifede vapuru yok. Eskiden adam sürerlermiş oraya; ben sormadım, kahveci kendiliğinden söyledi. Küçük yerlerde tarih ikramdandır; istemesen de gelir.

---Neden orası? Tenhaydı. İçim kalabalıktı; dışım tenha olsun istedim.---

Bir balıkçı buldum. “Adada fenerden başka bir şey yok” dedi. “Fener yeter” dedim. Akşama doğru bıraktı beni iskeleye; “Yarın öğlen geçerim” dedi, gitti. Ada taş ve devedikeniydi; bir de tepede fener. Gündüz gözüyle sönük, ama ev belli; bacası tütüyordu. Kapıyı çalamadan açıldı.

  • Motoru iki mil öteden gördüm, dedi fenerci. Burada sürpriz olmaz; deniz, geleni önden söyler.

Yaşını kestiremedim. Kimisi yaşını rüzgara verir; kiminin yüzü erken eskir, kimi yüzsüzleşir, ama göz hiç eskimez, bakış belki. İçeride gaz kokusu, lamba isi, duvarda iğne delikleriyle işaretlenmiş bir harita. Çay koydu; sormadan. Sormamak, buralarda ikramın ta kendisi.

  • Deniz azmış bugün, dedim; laf olsun diye.
  • Azmadı; lodos dönüyor. Gece yatar.

Ukala, dedim içimden. Duymuş gibi başını kaldırdı:

  • Ukala dedin içinden.
  • ..
  • Deme; ben derim. Fenerci, denizin ukalası olmak zorundadır; meslek icabı. Hem kelimeye haksızlık etme; ukala, akıllının çoğuludur. Aslında hakaret yok içinde, kalabalık var. Bir konuda tek başına kalabalıksan, sana ukala derler. Seven de sevdiğinin ve sevgisinin ukalası olmak zorundadır mesela; sevdiğin konuda tek kişilik kalabalık olacaksın. Yoksa neyi sevdiğini başkasından öğrenirsin.

Akşam indi. Fenerci ışığı yaktı, aşağı geldi, sobanın yanına oturdu; sepetten yamalı bir çorap çıkardı, iğnesi kendinden hızlı. Sessizliği ödemek için konuştum:

  • Ben kendimi bilirim, dedim. Geç ısınır, tez soğurum. Bari farkındayım.

İğneyi durdurmadan cevap verdi:

  • Yamalı çorap yırtıktan iyidir.
  • Teselli mi bu?
  • Değil. Senin yaman iplikten değil, laftan. Özbilinç yaması, çorap yaması kadar iş görmüyor. “Biliyorum, böyleyim” demek deliği kapatmıyor; deliğe etiket asıyor. Etiketli delik, delik olmaktan çıkmıyor; mazeret sahibi oluyor sadece. Mazeret sahibinde sebep, muhatabında ihtimaldir.

İğneyi bana uzattı:

  • İstersen dene. Yama iplikle tutuyor, lafla değil.

Denedim; iğne parmağıma battı. Delik kapanmadı ama etiketi düştü.

Uyku tutmadı gece. Merdivenden yukarı çıktım; ışığın döndüğü odadaydı. Işık yanıp sönmüyordu; dönüyordu. Uzaktan bakana yanıp sönme gibi gelir; yakından anlıyorsun; sönme yok, yüz çevirme var. Karanlık dediğimiz çoğu şey böyle olmalı; ışık sönmemiştir, dönmüştür sırtını, ışığın sırası sende değildir.

  • Hep aynı ritim mi, diye sordum.
  • Üç kısa, bir uzun. Her fenerin yanışı kendinedir; adı karakteristik. Denizci parlaklığa bakmaz, ritme bakar. “En güçlü ışık hangisi” diye soran kayalığı bulur; “bu yanış kimin” diye soran limanı.

Sonra denizde bir karaltı gördüm; akıntıyla kayalara sürükleniyordu. İçim kabardı; hangi akılsız, hangi sarhoş.. Dümenine bir kaptan çizdim, yüzünü ben yaptım, kastını ben yazdım; küfrü hazırladım. Fenerci dürbünü indirdi:

  • Boş.

Bot kayaya sürtündü, bir kez döndü, sıkıştı, durdu. Küfür elimde kaldı; uzatacak yüz bulamadı.

  • Yıllardır seyrederim, dedi fenerci. Biz hiçbir zaman olana sinirlenmeyiz; olan için uydurduğumuz hikayeye sinirleniriz. Bot doluyken dümendekine küfredersin; bot boşsa küfür sahipsiz kalır. Olay aynı olay; hikaye çekilince öfke aç kalıyor.

Güldüm; yarım kaldı gülmem, çünkü sordu:

  • Sana çarpan botta kim vardı?

Sustum. Dümene birini ben oturtmuştum; yüzünü ben çizmiş, kastını ben yazmıştım. Bot, botluğunu yapmıştı belki de; akıntıya kapılmış, bana değmişti.

  • Buraya ondan mı geldin, dedi.
  • Kaçtım herhalde.
  • Sürüldün mü, süründün mü?
  • İkisi de değil. Kendim geldim.
  • O da sürgün; iç sürgün. Bu adaya eskiden adam sürerlerdi; iskelesi ondan var, tarifesi ondan yok. Şimdi kimse sürmüyor; adem kendi geliyor.
  • Sürgün kötü kelime ama.
  • Kökünü sök, bak. Sür- her işe koşulur bizim dilde; adam sürülür, tarla sürülür, ömür sürer, yol sürer. Hepsi aynı şey; ileri itmek. Bir de bahçıvanın sürgünü var; kesilen ağaç kökünden taze dal sürer, adı sürgün. Ağaç kesilince bitmiyor; kök, içinden ileri itiyor.
  • Yani?
  • Yanisi şu; iç sürgün, belki de güzeldir. Kesildiğin yerde durmuyorsun; içinden sürüyorsun. Ben buradayım işte; iki anlamıyla da sürgünüm.
  • Seni kim sürdü peki? Kaç yıldır buradasın?
  • Saymayı bıraktım; fener sayıyor benim yerime, her gece üç kısa bir uzun. Kim sürdü.. Bir cümle sürdü. Üç cümleydi aslında; bir nefeste söylenecek üç cümle, ben teke saydım.

Işık bir tur daha attı; yüzü aydınlanıp karardı. Söyledi:

  • “Sen daha çok seven olmayacaksın. Daha çok özleyen olmayacaksın, daha çok isteyen olmayacaksın. Sırf bu yüzden de senin tarafında bu ilişki bitmeye mahkum.”
  • Ağır cümle.
  • Ağır; haksız değilsin. Ama sonuna bak; buradayım, sürgünümde. Belki de yanlışı ben yaptım. Cümleye kızmadım; cümle için uydurduğum hikayeye kızdım. “Demek gözünde bu kadarım” diye dümene bir kaptan çizdim. Oysa o cümle çağrıydı; “daha çok sev beni” demenin ters ilmeği. Ben tebliğ ettim sandım; bila ikmal.

Tebligat deyince mesleğim uyandı; usul soracaktım, sustum. Bazı davalarda süre düşmez, taraf düşer.

Şafağa doğru ışığı güneşe teslim etti; kapattı, galeriye çıktık. Deniz, dediği gibi yatmıştı; lodos dönmüş, özrünü bırakmadan gitmişti. Sordum:

  • Bunca yıl denizden ne öğrendin?
  • Yön veririm, varış vermem. Gittiğin yön, ne zaman varacağından daha kıymetli. Yön benden, saat denizden, sabır yolcudan.
  • Ya geç kalanlar?
  • Geç kalmanın öbür adını ben koydum; yetinmek. Yetişemeyen yetinir. Geç varan, vardığına değil kalana yanaşır; bekleyen de geleni değil, arta kalanı karşılar. Geç kalmak, iki kişiyi aynı anda yoksullaştıran tek gecikmedir; hem varana hem bekleyene.

Sonra ben sordum; sormasam olmazdı:

  • Şimdi olsa, o cümleye ne derdin?
  • Cevabım yok; iki cümlem var. Yıllardır döne döne biledim; ışık gibi, eskidiler ama sönmediler. Biri borcum, biri alacağım.

Denize karşı söyledi:

  • “En çok beni sevmiş ol gibi bir derdim yok. En güzel beni sev istiyorum.” En çok, teraziye girer; terazide bir kefe hep havada kalır. Bana söylenen cümle de teraziydi zaten; üç kefeli. En güzel tartılmaz; tanınır. Fenerin yanışı gibi; kimse feneri en parlak diye sevmez, ritminden tanır. Ben en çoku tartışırken en güzeli tarif etmeyi unuttum. Sen unutma.
  • Bu cümleleri ne yapayım?
  • Al. Bende kıyı bulamadılar. Söyleyecek birin varken söyle; fener yol gösterir, gemiye binmez. Binmek sende.

Öğlene doğru balıkçının motoru göründü. Cebime davrandım; yatak, çay, gece…

  • Borcun bana değil, dedi. Kıyıda öde.

İskeleye inmedi. Fenerciler uğurlamaz; ışık zaten arkandan gelir.

Sonrasında yolum düştü o kıyıya. Balıkçıyı buldum, fenerciyi sordum. Işığı otomatiğe bağlamışlar; “İçinde kimse yok artık” dedi balıkçı, “kendi kendine dönüyor.” Boş bot, dedim içimden. Kimse ona kızamaz artık; kimse teşekkür de edemez. Hikayesi çekilmiş ışık; yanıyor ama kimsenin değil. Akşamı iskelede bekledim. Üç kısa, bir uzun. Karakteristik değişmemişti. Fenerci yok; fener yerinde..  

 

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.