Sürgün
(Bu bahçenin bir de kıyısı varmış; ölü adam sağlığında iyi yer tutmuş.)
Kıyı kasabasıydı; mevsim kapanmış, iskele boşalmıştı. Karşıda bir ada, haritada adı var, tarifede vapuru yok. Eskiden adam sürerlermiş oraya; ben sormadım, kahveci kendiliğinden söyledi. Küçük yerlerde tarih ikramdandır; istemesen de gelir.
---Neden orası? Tenhaydı. İçim kalabalıktı; dışım tenha olsun istedim.---
Bir balıkçı buldum. “Adada fenerden başka bir şey yok” dedi. “Fener yeter” dedim. Akşama doğru bıraktı beni iskeleye; “Yarın öğlen geçerim” dedi, gitti. Ada taş ve devedikeniydi; bir de tepede fener. Gündüz gözüyle sönük, ama ev belli; bacası tütüyordu. Kapıyı çalamadan açıldı.
- Motoru iki mil öteden gördüm, dedi fenerci. Burada sürpriz olmaz; deniz, geleni önden söyler.
Yaşını kestiremedim. Kimisi yaşını rüzgara verir; kiminin yüzü erken eskir, kimi yüzsüzleşir, ama göz hiç eskimez, bakış belki. İçeride gaz kokusu, lamba isi, duvarda iğne delikleriyle işaretlenmiş bir harita. Çay koydu; sormadan. Sormamak, buralarda ikramın ta kendisi.
- Deniz azmış bugün, dedim; laf olsun diye.
- Azmadı; lodos dönüyor. Gece yatar.
Ukala, dedim içimden. Duymuş gibi başını kaldırdı:
- Ukala dedin içinden.
- ..
- Deme; ben derim. Fenerci, denizin ukalası olmak zorundadır; meslek icabı. Hem kelimeye haksızlık etme; ukala, akıllının çoğuludur. Aslında hakaret yok içinde, kalabalık var. Bir konuda tek başına kalabalıksan, sana ukala derler. Seven de sevdiğinin ve sevgisinin ukalası olmak zorundadır mesela; sevdiğin konuda tek kişilik kalabalık olacaksın. Yoksa neyi sevdiğini başkasından öğrenirsin.
Akşam indi. Fenerci ışığı yaktı, aşağı geldi, sobanın yanına oturdu; sepetten yamalı bir çorap çıkardı, iğnesi kendinden hızlı. Sessizliği ödemek için konuştum:
- Ben kendimi bilirim, dedim. Geç ısınır, tez soğurum. Bari farkındayım.
İğneyi durdurmadan cevap verdi:
- Yamalı çorap yırtıktan iyidir.
- Teselli mi bu?
- Değil. Senin yaman iplikten değil, laftan. Özbilinç yaması, çorap yaması kadar iş görmüyor. “Biliyorum, böyleyim” demek deliği kapatmıyor; deliğe etiket asıyor. Etiketli delik, delik olmaktan çıkmıyor; mazeret sahibi oluyor sadece. Mazeret sahibinde sebep, muhatabında ihtimaldir.
İğneyi bana uzattı:
- İstersen dene. Yama iplikle tutuyor, lafla değil.
Denedim; iğne parmağıma battı. Delik kapanmadı ama etiketi düştü.
Uyku tutmadı gece. Merdivenden yukarı çıktım; ışığın döndüğü odadaydı. Işık yanıp sönmüyordu; dönüyordu. Uzaktan bakana yanıp sönme gibi gelir; yakından anlıyorsun; sönme yok, yüz çevirme var. Karanlık dediğimiz çoğu şey böyle olmalı; ışık sönmemiştir, dönmüştür sırtını, ışığın sırası sende değildir.
- Hep aynı ritim mi, diye sordum.
- Üç kısa, bir uzun. Her fenerin yanışı kendinedir; adı karakteristik. Denizci parlaklığa bakmaz, ritme bakar. “En güçlü ışık hangisi” diye soran kayalığı bulur; “bu yanış kimin” diye soran limanı.
Sonra denizde bir karaltı gördüm; akıntıyla kayalara sürükleniyordu. İçim kabardı; hangi akılsız, hangi sarhoş.. Dümenine bir kaptan çizdim, yüzünü ben yaptım, kastını ben yazdım; küfrü hazırladım. Fenerci dürbünü indirdi:
- Boş.
Bot kayaya sürtündü, bir kez döndü, sıkıştı, durdu. Küfür elimde kaldı; uzatacak yüz bulamadı.
- Yıllardır seyrederim, dedi fenerci. Biz hiçbir zaman olana sinirlenmeyiz; olan için uydurduğumuz hikayeye sinirleniriz. Bot doluyken dümendekine küfredersin; bot boşsa küfür sahipsiz kalır. Olay aynı olay; hikaye çekilince öfke aç kalıyor.
Güldüm; yarım kaldı gülmem, çünkü sordu:
- Sana çarpan botta kim vardı?
Sustum. Dümene birini ben oturtmuştum; yüzünü ben çizmiş, kastını ben yazmıştım. Bot, botluğunu yapmıştı belki de; akıntıya kapılmış, bana değmişti.
- Buraya ondan mı geldin, dedi.
- Kaçtım herhalde.
- Sürüldün mü, süründün mü?
- İkisi de değil. Kendim geldim.
- O da sürgün; iç sürgün. Bu adaya eskiden adam sürerlerdi; iskelesi ondan var, tarifesi ondan yok. Şimdi kimse sürmüyor; adem kendi geliyor.
- Sürgün kötü kelime ama.
- Kökünü sök, bak. Sür- her işe koşulur bizim dilde; adam sürülür, tarla sürülür, ömür sürer, yol sürer. Hepsi aynı şey; ileri itmek. Bir de bahçıvanın sürgünü var; kesilen ağaç kökünden taze dal sürer, adı sürgün. Ağaç kesilince bitmiyor; kök, içinden ileri itiyor.
- Yani?
- Yanisi şu; iç sürgün, belki de güzeldir. Kesildiğin yerde durmuyorsun; içinden sürüyorsun. Ben buradayım işte; iki anlamıyla da sürgünüm.
- Seni kim sürdü peki? Kaç yıldır buradasın?
- Saymayı bıraktım; fener sayıyor benim yerime, her gece üç kısa bir uzun. Kim sürdü.. Bir cümle sürdü. Üç cümleydi aslında; bir nefeste söylenecek üç cümle, ben teke saydım.
Işık bir tur daha attı; yüzü aydınlanıp karardı. Söyledi:
- “Sen daha çok seven olmayacaksın. Daha çok özleyen olmayacaksın, daha çok isteyen olmayacaksın. Sırf bu yüzden de senin tarafında bu ilişki bitmeye mahkum.”
- Ağır cümle.
- Ağır; haksız değilsin. Ama sonuna bak; buradayım, sürgünümde. Belki de yanlışı ben yaptım. Cümleye kızmadım; cümle için uydurduğum hikayeye kızdım. “Demek gözünde bu kadarım” diye dümene bir kaptan çizdim. Oysa o cümle çağrıydı; “daha çok sev beni” demenin ters ilmeği. Ben tebliğ ettim sandım; bila ikmal.
Tebligat deyince mesleğim uyandı; usul soracaktım, sustum. Bazı davalarda süre düşmez, taraf düşer.
Şafağa doğru ışığı güneşe teslim etti; kapattı, galeriye çıktık. Deniz, dediği gibi yatmıştı; lodos dönmüş, özrünü bırakmadan gitmişti. Sordum:
- Bunca yıl denizden ne öğrendin?
- Yön veririm, varış vermem. Gittiğin yön, ne zaman varacağından daha kıymetli. Yön benden, saat denizden, sabır yolcudan.
- Ya geç kalanlar?
- Geç kalmanın öbür adını ben koydum; yetinmek. Yetişemeyen yetinir. Geç varan, vardığına değil kalana yanaşır; bekleyen de geleni değil, arta kalanı karşılar. Geç kalmak, iki kişiyi aynı anda yoksullaştıran tek gecikmedir; hem varana hem bekleyene.
Sonra ben sordum; sormasam olmazdı:
- Şimdi olsa, o cümleye ne derdin?
- Cevabım yok; iki cümlem var. Yıllardır döne döne biledim; ışık gibi, eskidiler ama sönmediler. Biri borcum, biri alacağım.
Denize karşı söyledi:
- “En çok beni sevmiş ol gibi bir derdim yok. En güzel beni sev istiyorum.” En çok, teraziye girer; terazide bir kefe hep havada kalır. Bana söylenen cümle de teraziydi zaten; üç kefeli. En güzel tartılmaz; tanınır. Fenerin yanışı gibi; kimse feneri en parlak diye sevmez, ritminden tanır. Ben en çoku tartışırken en güzeli tarif etmeyi unuttum. Sen unutma.
- Bu cümleleri ne yapayım?
- Al. Bende kıyı bulamadılar. Söyleyecek birin varken söyle; fener yol gösterir, gemiye binmez. Binmek sende.
Öğlene doğru balıkçının motoru göründü. Cebime davrandım; yatak, çay, gece…
- Borcun bana değil, dedi. Kıyıda öde.
İskeleye inmedi. Fenerciler uğurlamaz; ışık zaten arkandan gelir.
Sonrasında yolum düştü o kıyıya. Balıkçıyı buldum, fenerciyi sordum. Işığı otomatiğe bağlamışlar; “İçinde kimse yok artık” dedi balıkçı, “kendi kendine dönüyor.” Boş bot, dedim içimden. Kimse ona kızamaz artık; kimse teşekkür de edemez. Hikayesi çekilmiş ışık; yanıyor ama kimsenin değil. Akşamı iskelede bekledim. Üç kısa, bir uzun. Karakteristik değişmemişti. Fenerci yok; fener yerinde..
Yükleniyor…