21 Ağustos 2026

Olsun

Gece havalimanındayım. Elimde bir bilet var; yer hanesinde bir şehir, saat hanesinde bir zaman belirteci, tutulmamış. Beklemekten başka işim yok; beklemekten iyi meslek de yok kelime toplayana. Hoparlörden anonslar geliyor; yolcular kapıya gelsin, uçak yanaştı, bekleyenler beklesin. Bir süre sonra fark ediyorum; anonsun bütün emirleri üçüncü kişiye. Gelsin, otursun, beklesin. Kimse kimsenin yüzüne emir vermiyor burada; herkes orada olmayan birine sesleniyor. Türkçede böyle bir kip var çünkü; karşıda olmayana emir. Dil bilgisi kitapları kip der geçer; bence dilin en tuhaf icadı. Muhatabı olmayan emir, emir midir? Değilse nedir? Sanırım dua ile emir arasında bir yerde durur; sesin tonuna göre bir o yana yatar, bir bu yana. (Bir kelimeyi hacıyatmaz olarak tahayyül etmek komiktir) Ve bu kipin en yalın, en yalnız hali, bu salonda gece boyu elden ele dolaşıyor; olsun. Öznesi yok, nesnesi yok, muhatabı yok. Beklerken saydım; bir gecede kaç türlüsü geçiyormuş insanın yanından. Aşağıdakiler o gecenin düncesidir. (Dünce kelimesi de kendi üretimimdir. Günce’nin düne bağışlanışına bu bahçede dünce denir.)

Geçmiş olsun

Yan sandalyede bir kadın, telefon kulağında, sesi kısık. Ameliyat bitmiş; iyiymiş, uyanmış, su istemiş. Kadın kapatırken söylüyor; “geçmiş olsun”. Sonra telefonu kucağına koyup hedefsiz bir şekilde etrafına bakıyor; gideceği yer belli ki o hastane.

Acıya söylenen budur ve tuhaflığı şurada; geçimesini dilediğimiz şeye, daha geçmeden “geçmiş” deriz. Hasta yatağın içindedir, ağrı yerli yerindedir; biz olmuş bitmiş bir şeyden söz eder gibi konuşuruz. Dil, acıyı geçmiş zamana havale eder; posta henüz yoldayken alındı makbuzu keser. Küçük bir büyü bu; kelimeyle zamanı öne almak. (İşe yarar mı? Bence yaramaz. Ama bazen, gece yarısı yaptığınız bir telefon görüşmesinde kullanabileceğiniz başka kelime de yoktur; “geçiyor mu” diye soramazsınız, “geçmiş olsun” dersiniz. Geçmişe ısmarlar, geleceğe emanet edersiniz.) Kadın biletini iki eliyle tutuyor; sanki bilet de hastaymış gibi.

Hayırlı olsun

Bekleme alanında bir uğurlama var; genç bir çocuk, sırtında yeni çanta, etrafında ailesi. Yeni bir şehre gidiyor; iş mi okul mu, uzaktan belli olmuyor, yenilik belli oluyor sadece. Herkes sırayla sarılıp aynı şeyi söylüyor; “hayırlı olsun”.

Yeniye söylenen budur. Dikkat; güzel olsun demiyorlar, büyük olsun, uzun olsun demiyorlar; hayırlı olsun diyorlar. Yeninin iyi mi kötü mü çıkacağını bilmediğimizi itiraf eden tek tebrik bu. Hayır kelimesinin iki işi olması da tesadüf değil bence; hem iyiliğin adı hem reddin. Aynı ses hem “iyilik” der hem “yok” der. Belki her yeniye söylenen de tam budur; iyi gelsin; gelmezse hayır diyebilelim. Çocuk kontrolden geçerken arkasına bakmıyor; annesi ise o gözden kaybolana kadar ona bakıyor. Hayrı biri önünde arıyor, biri arkasında. Her zaman..

Helal olsun

Kahve sırasında iki adam, sıra muhabbeti. Çünkü beklerken sohbet etmek, beklemeyi unutmanın yollarından biri. Adamlardan biri üçüncü bir adamı anlatıyor; yıllarca çalışmış, borcunu kapatmış, memlekete dönmüş, ev almış. Öbürü dinliyor, cüzdanından kartını çıkartırken söylüyor; “helal olsun be”. (Yaşamı için kendine sınır çizen ve bunu ilan eden insan ne kadar takdir edilmelidir?)

İki iş görür bu söz; ilki hesap kapatmak, ikincisi şapka çıkarmak. İkisinin aynı kelimede buluşması manidar. Türkçede hayranlık, bir borç ibrasıyla dile gelir. Birini takdir etmek için ona alacağımızı bağışlarız. Demek içten içe herkesin bize borçlu olduğunu düşünüyoruz; beğendiğimizde siliyoruz. Cimri bir dil değil bu; alacaklı bir dil. Anlatılan adam burada değil üstelik; helalliği gıyabında aldı. En güzel ibralar öyledir zaten; borçlunun haberi olmaz.

Afiyet olsun

Bir restoranda gece çorbası kaynıyor. Kasadaki adam, tepsiyi uzatırken herkese aynı şeyi söylüyor; kime verdiğine bakmadan, ezberden ama eksiksiz; “afiyet olsun”.

Sofranın kelimesi budur ve çoğu zaman emeği veren söyler; emek, kendi üstüne dilek okur. Karşılığı da hazırdır; “elinize sağlık”. Dilek dileğe cevap verir; sofra, Türkçede iki duanın karşılıklı okunduğu tek yerdir. Kimse kimseye borçlanmaz orada; herkes dileğini vermiştir, ödeşilmiştir. Havalimanı çorbasında bile işliyor bu düzen. Belki de en çok yolculukta işliyor; yolcunun duaya en muhtaç olduğu saatte.

Canın sağ olsun

Bagaj tarafında bir telaş; adamın valizi başka uçağa yüklenmiş, valiz şimdi başka bir şehre gidiyor. Görevli özür diliyor, tutanak tutuyor. Adamın yanındaki arkadaşı omzuna dokunuyor: “canın sağ olsun ya, eşya bunlar”.

Kayba söylenen budur; kırılan bardağa, çalınan saate, giden valize. Ölçüsü bellidir; giden şeyin karşısına canı koyar. Valiz gitti, can kaldı; kar sayılır. En cömert tesellimiz budur ve en acımasız muhasebemiz. Her kaybı canla tartar bu söz ve canla tartılınca hiçbir kayıp ağır gelmez. Bu yüzden işe yarar; bu yüzden bazen, kaybın büyüğünde, ağza alınamaz. Canın gittiği yerde terazi kırılır çünkü; kefeye koyacak bir şey kalmamıştır. Adam sakinleşiyor yavaş yavaş. Valizin gittiği şehre bakıyorum tutanaktan; benim istikametim. Eşyası benden önce varacak. Garip..

Ne olursa olsun

Binanın camla kaplı duvarlarının kenarında bir genç, telefonda tartışıyor; sesini kısmaya çalıştıkça yükseliyor. Cümlenin sonunu bütün salon duyuyor; “gidiyorum, ne olursa olsun”. 

İnadın kipi budur. İçinde iki kere “olmak” var; biri şartta, biri emirde. Olursa; olsun. Dil burada gelecekle pazarlığa oturur ve pazarlığı tek cümlede kapatır. Sen ne getirirsen getir der, ben kararımı verdim. Geleceğe yazılmış açık çek; miktar hanesi boş, imza tamam. Cesaretin dilbilgisi diyeceğim ama değil; cesaret tehlikeyi görüp gider, inat görmeden. Genç telefonu kapatıp gözlerini yumuyor. “Ne olursa olsun” zaten hep böyle söylenir; gözler kapalıyken. Gücünü de belki oradan alır. Karanlıkta dahi bu gücü bulmak için gözümüzü kapatmalıyız.

(cam duvar – duvar mıdır, açılmayan cam – pencere midir, buzlu cam duvar – daha çok cam duvar mıdır yoksa duvar mıdır, gösterip geçirmeyen şey – duvarların en kibarı mıdır en zalimi mi, duvarın işi saklamaksa içini gösteren duvar – işini yapmayan duvar mıdır, pencerenin işi açmaksa açılmayan pencere – neyin eksiğidir, perdesi çekilmiş cam – duvara terfi mi etmiştir, arkası sırlanmış cam – yani ayna – insanın kendine açılan penceresi midir yoksa en kalın duvarı mıdır?)

Olsun

Ve anons; benim sefer bir saat daha rötarlı. Salonda bir homurtu; herkes bir şey söylüyor, kimi görevliye, kimi telefona, kimi önüne. Köşedeki yaşlı kadın hiçbirini yapmıyor; torbasını dizine çekiyor, bir kere söylüyor: “olsun”.

Bu yazıya konu kelimenin en yalın hali budur işte. Ne öznesi var ne tamlayanı; kelime tek başına, cümle tek kelime. Sorsan, neyin olmasını istiyorsun teyze; cevap yok. Çünkü bu “olsun” olacak bir şeye söylenmez, olmuş bir şeye söylenir. Olmuşa “olsun” demek; dilin kendine kurduğu en güzel tuzaklardan biri. Olan olmuştur zaten; emrin hükmü yoktur. Ama biz yine de emrederiz, olsun. Sanki olmuş olan, bizim iznimizle olmuş gibi. Kabullenmek belki de budur; başımıza geleni, sonradan da olsa, kendi ağzımızla emretmek. Yetkiyi elimizden alan dünyaya karşı son imza yetkimiz. Bir tür varlık intiharı..

Rötar boyunca düşündüm; bu emirler kime veriliyor? Üçüncü kişiye, dedik; ama kim o? Salonda yok, koltuklarda oturmuyor, adı hiç geçmiyor. Anonsu okuyan da görünmüyor üstelik; ses var, kendi yok. Rötarı yapan, ameliyatı bitiren, valizi yanlış yükleyen, günü doğduran her kimse; “olsun” ona söyleniyor olmalı. Tanımıyoruz; ama bütün işleri o görüyor. Bu bahçedeki bütün cümleler gibi, öznesi gizli.

Sonunda uçağım geldi – bizim olmayanı bile bizim yapışımızın şanı bu bahçede çok eğreti - ; bindim, cam kenarı. Şehir ışıkları aşağıya ve geriye doğru akmaya başlayınca kelimeyi ben de denedim; kimseye değil, öylece, camın buğusuna. Bir kere söyledim. Duyan olmadı, olan da olmadı. İkincisini yolda söylerim; daha vakit var.

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.