İkrar
(Bu yazı bir savunma değildir; savunmada avukat vardır, burada yok, bir süre olmayacak. İkrar tutanağıdır; hakim de yok gerçi, ama bahçede tutanak tutulur, adettendir.)
İyi olmamak bazen bel fıtığı gibi başlıyor. Fıtığın hikayesini bilenler bilir, yıllarca yük taşırsın, koli kaldırırsın, çekyat çekersin; bir şey olmaz. Sonra bir sabah yerden bir kalem almak için eğilirsin ve bel, o kalemde gider. Hangi ağırlığın tetiklediği bilinmez; son ağırlık çoğu zaman en hafifidir. Yükün asıl işi yıllar önce bitmiştir, kalem sadece imzayı atar. Düşünmek de bende öyle başladı; hangi ağırlık tetikledi bilmiyorum, ama bir gece düşünmeye başladım ve uyku, o gece gitti. Uykusuz gecelerin bir huyu var, insan kendine karanlıkta daha dürüst. Gündüz kendime anlattığım hikaye gece tutmuyor. O gecelerden elimde üç dosya kaldı: ikiyüzlülüğüm, bencilliğim, sınır tanımazlığım. Saymaya kalktım; yüzün ikisi var, benin biri, sınırın sıfırı. Geriye doğru sayacağım.
İki
Son on yılda mükemmeliyetçi olmayan biriyle tanışmadım. (Siz tanıştınız mı?) Herkesin bir standardı var, herkesinki yüksek, herkes azıyla yetinmiyor. Ama kimse mükemmel değil; daha kötüsü, kimsenin yaptığı da mükemmel değil. On yıldır ortada tek bir mükemmel göremedim, tek bir mükemmeliyetçi eksik olmadığı halde. Demek standart vitrinde duruyor, mal depodan çıkıyor. Bu açığın adını koymak gerekirse benim payıma düşen kelime belli; ikiyüzlülük. Bir yüzüm talep ediyor, öbür yüzüm idare ediyor. Bir yüzüm başkasının işindeki çapağı görüyor, öbür yüzüm kendi çapağıma dokunulmasın diye işi kimseye göstermiyor.
Gerçi ikiyüzlülük kelimesine de bir itirazım var; sayıyı az buluyorum. İki yüz, insanın kendine yakıştırdığı mütevazı bir envanter. Bende gardırop var; eve girerken bir yüz, duruşmaya girerken bir yüz, sevilen birine bir yüz, sevilmeyen birine daha özenli bir yüz.. Hangisi asıl, artık ben de emin değilim; belki asıl yüz, gardırobun kendisi.
Bir cümleyi çok severim; Navalny’nin. Der ki bazen en büyük isyan, doğruyu söylemekten ibarettir. Cümleyi sevmek kolay; duvara asılır, altı çizilir, yeri geldiğinde alıntılanır. İşte, geldi, alıntıladım. Zor olan şu, doğru sözleri biriktirmek insanı doğruyu söylemekten muaf tutmuyor. Tuttuğunu sanmak, ikiyüzlülüğün en okumuş hali. Kütüphanesi cesur, kendisi değil.
Bir
Schopenhauer’in meşhur açılışı, dünya benim tasavvurumdur. Adam bunu bilgi üzerine söyledi; dünyayı ancak kendi zihnimin ekranından seyredebilirim, demeye getirdi. Ben ise cümleyi ahlaka tercüme edip ruhsat niyetine kullanıyorum bu yazıda. Madem dünya benim tasarımım, herkes benim sahnemde figüran, figüran olan herkesin derdi ise benim hikayeme katkısı kadar önemli. Kimse bunu böyle açık söylemez elbette; ben de söylemedim, yaşadım. Telefonda karşımdaki anlatırken cevabımı hazırlamak, bir cenazede bile sıranın ne zaman bana geleceğini hesaplamak, her haberi önce “bana dokunur mu” süzgecinden geçirmek. Bencilliğin geometrisi basit. Merkez bir tane ve yeri hiç tartışılmamış.
Bir gece not defterime şunu yazmışım; düzeltmeden aktarıyorum:
“Sema çok yıldızlı, biri ben..”
Cümle düşük; biliyorum. Ama düzeltmeye kıyamadım, çünkü düşüklüğü itirafın ta kendisi. Gökyüzü milyarlarca yıldızla dolu; ben o kalabalığa bakıp cümleyi kendime kırıyorum. “Biri ben.” Yıldız olmak bile yetmiyor dikkat ederseniz; sayılmak, ayrılmak, cümlenin öznesi kalmak istiyorum. Herkes semaya bakar; bencil, semada kendini arar. Dil sürçmesi değil bu; dilin ifadesi. Tutanağa geçsin.
Sıfır
Ve fıtık geri geliyor; bu kez mecaz olarak da. Fıtık nedir? Omurların arasındaki yastıkçığın, çekirdeğini tutan kılıfı yırtıp dışarı taşması. Yani vücudun en disiplinli yapısında bile bir çekirdeğin sınır tanımayışı. Taşan çekirdek kimseye sormaz; yayılır, sinire basar, ağrı başkasında değil gerçi, yine sende, ama düzen bozulmuştur bir kere. Ben de taşarım. Başkasının vaktine taşarım; beş dakikan var mı diye girip bir saatte çıkarım. Başkasının alanına taşarım; fikrimi soran olmadan fikrim oradadır. Başkasının sabrına taşarım ve sabır sessiz taşındığı için, taşmadığımı sanırım. Bunca yıl buna özgürlük dedim, karakter dedim, “ben böyleyim” dedim. Oysa adı taşmak; ve taşmanın bir yerden sonra tıbbi literatürdeki adı fıtık.
(O güzel, büyük ve her birimizden daha derin sözleri burada kullanmaktan utanarak) Nietzsche bir yerde çölün büyüdüğünü söyler; vay haline, der, içinde çöl barındıranın. Çölü çöl yapan şey kumu değil, sınırsızlığı. Çöl büyür çünkü durmayı bilmez; kum her aralığa sızar, her yeşili örter, maviyi önemsemez, önüne çit çekilemez. İçimde büyüyen neyse ona da en çok bu tarif oturuyor; sınır tanımayan şey genişledikçe zenginleşmiyor, çölleşiyor. Vardığı her yeri kendine benzetiyor. Sınırın sıfır olduğu yerde kalan şekil daire bile değil; daire, çevresini bilir. Kalan şey çöl, her yöne aynı boşluk.
Tutanağın sonuna geldim; toparlıyorum. İki yüz, bir ben, sıfır sınır. Sayı küçüldükçe kabahat büyüyor; en kalabalık kusurum en masumuymuş meğer. Bir de şu; iki, bir, sıfır. Bu bir geri sayım ve geri sayımların sonunda iki ihtimal vardır; ya bir şey fırlatılır ya bir şey patlar. Hangisi olacağını sıfırdan önce bilen yok.
Ceza faslı yok bu tutanakta; bahçede mahkeme kurulmaz, gömü yapılır. Ama madem en büyük isyan doğruyu söylemek; bu yazı isyandan sayılsın. Kime karşı olduğu başlıktan belli.
Yükleniyor…