Kaçıncı da uyandın ?
(İkrar bir tutanaktı; kapandı sanıyordum. Kapanan tutanak kesindir sanılır; değilmiş. Bahçede dosya kapanmaz, üstü örtülür; gömü adettendir, hüküm değil. Bu yazı ek klasördür; sayfaları eksiden numaralanır.)
Geri saymıştım; iki, bir, sıfır. Şimdi saymaya devam ediyorum; bu kez aşağı doğru, termometre.
Eksi bir
Sıfırın altında ilk bulduğum dosyanın kapağında şu yazıyor; başkasının fedakarsızlığından sağlanan kazanç (Fedakarsızlık bir kelime midir? Feda etmek, feda etmeyi huy edinmek, feda etmeyi huy edinenin varlığından yoksun kalmak, feda etmeyi huy edinenin varlığından yoksun kalmanın sürmesi ve isimlendirilmesi. Bu kelimeyi de ben doğurdum). Ruhum bu dosyayı açmamayı tercih ediyor; ilk kez bir kabahati yazarken elim gitmiyor. Ama adet belli; ibre kendine çevrilecek. (Bir his var içimde, ibreyi kendine çevirmek de kazandırıyor; şimdilik kenara koyuyorum, klasörün sonunda lazım olacak.)
Özeti şu; biri vermedi, ben kazandım. Elimi cebime atmadım; cebim doldu. Nasıl bir insanlık bu, bilmiyorum; bildiğim, kata dair. Bencillik neydi; kendi payını büyütmek. İkiyüzlülük neydi; payı büyütürken yüzü küçültmemek. Bunların üstünde bir kat daha var; pay kavgasına hiç girmeden, başkasının vermeyişinden beslenmek. Bencil sofrada fazla alır; ikiyüzlü aldığını saklar; bu üçüncüsü sofraya hiç oturmaz, hesap ödenirken herkesten temiz görünür. Eli kirlenmemiştir; eli hiç değmemiştir çünkü.
Kelimenin kendisi de suç ortağı bu arada; fedakar. Sözlük, ekin “eden” demek olduğunu söyler; sanatkar, hilekar, günahkar, hepsi aynı kalıptan. Doğrudur; ama göz ekten hesabı okuyor bir kere. Feda, yanında kar. Sanki dil baştan itiraf etmiş; her fedanın bir yerde bir karı var. Soru şu; kasada kim oturuyor. Feda eden de otursa adı yatırım olurdu; feda edilen de otursa tazminat. Kar çoğu zaman üçüncüde; töreni uzaktan izleyip eti sofrada bulanda.
Eksi iki
Peki hangisi daha çok fark edilir; fedakarsızlık mı, fedakarlılık mı? İkisi de değil bence; fark edilen, sapmadır. Her gün veren bir gün vermesin, o gün görünür; hiç vermeyen bir gün versin, bayram ilan edilir. Görünmek adalete bağlı değil demek; muhasebeye bağlı. Defterde bakiye neyse, ondan sapan parlar. Bir de ilk feda meselesi var; ilk feda ölçü koyar, sonrakiler o ölçüyle ölçülür ve ölçünün kendisi görünmez olur. Metrenin boyunu soran yok; metre, boy sormak için var. Kişinin kendisiyle mi ilgili bu, emin değilim; galiba kimse kendi defterini tutmuyor, herkes başkasınınkinde bakiye.
Eksi üç
Buradan sonrası tepeye çıkıyor; Kitap’taki tepeye. Hikaye bilinir; İbrahim’e rüyasında oğlu gösterildi, İbrahim bıçağı biledi, İsmail boynunu uzattı, bıçak kesmedi, dağdan bir koç indi. Ben hikayeyi baştan değil, kadrodan okuyacağım.
Öncesinde bir İsmail’in varsa - senin için bıçağın altına yatmış biri yani - sonradan gelen Muhammed bile olsa, insan bıçağı biliyor. Sevgiye elini uzatırken gözü tepeye kayıyor; her çağrılışında kulağı, bileme sesinde. Öncesinde İsmail’in yoksa, sonrasında İbrahim olmayı öğrenemiyorsun; feda görmemiş el bıçak tutmayı bilmiyor - ne kesmeyi biliyor ne vazgeçmeyi. Kesmek kolay sanılır; asıl zanaat, bıçağı sonuna kadar götürüp kestirmemekte. O da talimle oluyor; talimi, görmüş olmak.
Ya ikisinin de dışındaysan? İşte orada karışıyor. Ama hikaye yardım ediyor; kadro iki kişi değil çünkü. Bir de koç var; dağda otlarken çağrılan, davaya taraf olmadan hükmü giyen. Feda ile fidye aynı kökten gelir; gönüllünün verdiğine feda denir, mecburun ödediğine fidye. Koç fidyedir; kimse ona sormamıştır. İkisinin dışında kalan ya koçtur ya seyircidir; koç bedeli öder, seyirci eti yer. Kurban kesilir, et dağıtılır; kesmeyen de yer, kesilmeyen de. Sofra kalabalık, tepe tenha. Fedakarsızlıktan kazancın en eski resmi belki de bu; dağın ardında bekleyip et vaktinde görünmek.
Eksi dört
Kadroda bir kişi daha var; en yukarıda. İbrahim de İsmail de doğrudan O’nunla ilişkili; feda boşluğa yapılmıyor çünkü, her feda birine sunuluyor. Kurban kelimesinin kökü de bunu söylüyor; kurb, yakınlık demek. Kurban, yaklaştıran. Feda ettiğin şey seni fedayı alana yaklaştırıyor; her seferinde bir adım.
Şimdi dosyanın asıl sorusu; her fedanın karşısındaki bir Tanrı olabilir mi? Bence olur; adım adım olur, fark ettirmeden olur. (Belki de bunca tanrının doğumu buradandır.) Sunulan biriktikçe sunak olur insan; sunak biriktikçe tapınak. Önce alışır; alışan bekler; bekleyen ister; isteyen, gecikince sitem eder; sitem büyüye büyüye adını değiştirir, ceza olur. Cezalandırma yetkisi, biriken fedanın faizidir; kimse sözleşmeye yazmaz, herkes öder. Sonra buyurur; buyuran, buyruklarının yazıya geçmesinden hoşnut olur. Kitaplar biraz da böyle yazılmıştır belki; hoşnutluktan.
Ve ibre, kenara koyduğum yerden dönüyor; benim burada yaptığım bu mu? Bahçede tutanak tutuyorum; kesin cümleler kuruyorum, noktalı, buyruk gibi. Yazılmasından hoşnudum; işte bu satır, hoşnutluğun ta kendisi. İbreyi kendime çevirdim güya; ama çevirmek de kazandırıyorsa, itiraf kardan sayılır ve fedakar kelimesindeki kar, gelip bu sayfada oturur. Kendi kusurlarımı feda diye sunup karşısına kendim geçtiysem; hem İbrahim’im hem tepe, hem tutanak katibi hem hoşnut olan. Tek kişilik bir din; cemaati de benim.
Klasörü kapatıyorum; kapanmayacağını bile bile. Sayı sıfırın altında da bitmiyor; eksinin dibi yok, termometre kırılana kadar. Bıçağı da buraya bırakıyorum, tutanağın kenarına; delil mi, suç aleti mi, kalem mi, ek klasörde tasnif yapılmaz. Dağdan bir ses gelirse duyarım; koç da öyle yakalandı zaten, otlarken..
Yükleniyor…