23 Ağustos 2026

Kilit Taşı

BAŞLIK BİR ANNE TARAFINDAN KONULMUŞTUR.. 

(Bıçağı tutanağın kenarına bırakmıştım; duruyor. Termometre de ekside; kırılmadı. Bu yazıda alet değişiyor; derece değil dirhem. Klasörün yanına bir terazi koyuyorum; bahçede tartısız dosya kapanmaz — kapanmaz ya, adet yerini bulsun.)

Sağ kefe

Fedakarlıktan elimde bir gerçek kalmıştı; tartmadan geçemedim. Şu; fedakarlık, yaptığımız bize yapılmazsa ruhun dengesinin bozulacağı şeydir. Cümle doğru; tanım eksik. Düzeltiyorum; fedakarlık bir erdem değil, bir tartıdır. Erdem tek başına taşınır; tartı iki kefe ister. Veren kendi kefesine koyar; karşı kefe boş kaldıkça terazi eğilir; eğilen terazi ölçmez, sadece eğilir. Ruh dediğimiz de biraz terazidir; verdiğiyle aldığı arasında dili doğru duran. (Terazinin ortasındaki ibrenin adı dildir; sözlük söylüyor, ben yalnızca tartıyorum.)

Yanlış anlaşılmasın; feda pazarlık değildir, verilirken fatura kesilmez. Mesele alacak değil; mesele yük. Hep veren, vermenin kendisini taşır; taşıdıkça kefesi ağırlaşır; ağırlaşan kefe yere yaklaşır. Yere yaklaşan görünmez olur; görünmek yükseklikle ilgilidir çünkü, alçalan zemine karışır. Hep verenin kaderi budur; toprağa o kadar yaklaşır ki zemin sanılır. Zemine kimse teşekkür etmez; üstünde yürünür.

Boş kefe

Zemin sanılanın bir adı var; anne. Buradaki sanmak kısmı ise, erkeklerce yaratılmış bir sanrıdır. Çünkü sanmak ve sanmak üzerine bahisler yaratmak erkekçedir ve bir zamanlar duyduğum üzere Tanrı da erkek olmalıdır.

Önce dile bakıyorum, adet öyle; anne, adını başkasından alan tek kişidir. Kadın kendi adıyla doğar; anne, biri doğduğunda doğar. Doğum günü bile kendinin değildir; çocuğunkidir. Sonra ad, adını verenin elinden çıkar; mahallede filancanın annesi, okulda velisi, hastanede hemşirenin dilinde herkesin annesi. Sema bir yerde düşer; kimse fark etmez, çünkü düşen ad değil sanılır, kabuk sanılır. Değildir; addır. Rolü önce o giymiştir; sonra rol onu giymiştir. Var olduğu rolü üstlenmek buna denir; elbisenin teni yutması. Elbise çıkarılır; ten çıkarılmaz.

Kadının kadınlıktan dışlanması törenle olmaz; alkışla olur. Anneliği ne kadar övülürse kadınlığı o kadar geri çağrılmaz; taç giydirilir ve taç, kapı üstüne kapanan cinsten bir taçtır. Fedakarlıkta yalnız bırakmak da böyledir; kimse “verme” demez, herkes “sen verirsin” der. Sen verirsin; sen dayanırsın; sen bilirsin, anne kalbi. Övgüyle kurulan nöbet, nöbetlerin en uzunudur; devretmesi ayıptır çünkü.

Önceki tutanakta yazmıştım; her gün veren bir gün vermesin, o gün görünür. Annenin görünme biçimi tektir; vermediği gün. O gün de görünmek denmez ona; değişti denir, yoruldu denir, eskiden böyle değildi denir. Defter meselesi de burada düğümlenir; kimse kendi defterini tutmaz, herkes başkasınınkinde bakiyedir demiştim. Anne defter tutmaz; tutsa kimse ödeyemez, tutmadığı için de kimse kendini borçlu saymaz. Alacaklının en yalnız hali; alacağını bilmeyeni bulmak değil, alacağını yazmayanı bulmak.

Terazi eğik; kefe yerde. Yerdeki kefeden herkes alır; yere eğilmek kolaydır çünkü. Boş kefeye bir şey koymaksa zor; havadadır, uzanmak ister.

Dil

Erkeğin - ve babanın; babalık erkekliği bu borçtan aklamaz, ağırlaştırır - bu tartıdaki yeri tektir; fedakarlığını hediye etmek. Ancak bu hediye ile zemin yükselir. Erkek – baba – ancak bu surette evinin temeli olabilir, ancak bu surette baba, evini yuva yapabilir, fedakar olarak değil, fedakarlığını hediye ederek. Fedakarlığından bir daha söz etmeyerek, fedakarlığını yuvasının temeli olacağını bilerek ve bu temelin hiç bir zaman görünmeyeceği gerçeğiyle ruhunu mütevazileştirerek, bu temelin üzerinde büyüyecek her bir filizin ona katacağı ağırlığı taşıyarak. (O halde bir erkeğin bir kadına verebileceği en büyük hediye başka bir hediyeyi gerektirmektedir.)

Kelimeyi bilerek seçiyorum; hediye. Sözlük yine suç ortağı; hediye ile hidayet aynı kökten gelir, ikisi de yol göstermekten. Hediye, birine götürülen şeydir; götürülürken yol açılır. Ödeme değildir; ödeme defteri kapatır, hediye defterin dışında durur. Karşılık değildir; karşılık istenince verilir, hediye istenmeden. Şartı da budur zaten; istenmemişlik. Fedakarlık istendiği an fedakarlık olmaktan çıkar; tahsilat olur. Kadın bu yüzden isteyemez; istese elindeki bozulur. Boş kefe konuşamaz; konuşsa terazi değil pazar olur. Sıra bu yüzden erkektedir; kendiliğinden, çağrılmadan, dağda otlarken değil de gönüllü.

Tepedeki hikayeye bir daha bakıyorum; feda görmemiş el bıçak tutmayı bilmiyor demiştim. Şimdi tersinden okuyorum; anne, herkes için bıçağın altına yatmış olandır; evdeki herkesin İsmail’i vardır bu sayede. Bir onun yoktur. Onun için tepeye çıkan olmamıştır; çağrılmayı bırak, bileme sesi bile duymamıştır kendi adına. Erkeğin hediyesi budur işte; sırayı çevirmek. Bir kere de onun için boynunu uzatmak; kesilmek için değil - bıçak zaten kesmez, hikaye söyledi - sıranın döndüğünü göstermek için.

Ve karşı kefeye ilk ağırlık konduğunda olan şey tarif edilmeye değer; terazinin dili doğrulur. Dili doğrulan konuşur. Kadının ruhu dengeye oturur derken kastım süs değil; mekanik. Eğik terazide kefeler yer değiştiremez; doğrulan terazide her şey oynar. Kadın o zaman rolleri arasında geçiş yapabilir; anne odasından kadın odasına kapı açılır, elbise yine giyilir ama artık çıkarılabilir de. Rol, ten olmaktan çıkıp elbiseye döner; elbisenin şerefi de budur zaten, askısı olması.

İbre - pardon, dil - adet gereği dönüyor; ben ne koydum kefeye? Terazi kurmak tartmaktır; tartmak vermek değildir. Bu tutanağı yazmak da feda sayılmaz; hediye kefeye konur, rafa değil. Yazıyı kapatıyorum; kefe hala havada. Dağdan ses gelmesini beklemek yok bu sefer; bu tepeye çağrılmadan çıkılıyor.

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.