Aralık
(Aletler birikiyor bu bahçede; bıçak tutanağın kenarında duruyor, termometre ekside, terazinin bir kefesi hâlâ havada. Bu yazıda elime alet almıyorum; soru alıyorum. Soru alet sayılır mı, tasnif yapılmadı; kesmiyor ama deşiyor.)
Şeytan
Gece.. Odam karanlık, perdem çekili. Ne kadar çekersem çekeyim, perdeyle duvarın arasında bir aralık var. Kumaşın huyu mu, duvarın inadı mı bu, bilmiyorum. Sokak lambasının ışığı o aralıktan giriyor; ince, dik, yere kadar bir çizgi. Oda aydınlanmıyor bu çizgiyle; karanlık sadece bir yerinden yaralanıyor.
İçimdeki şeytanı en iyi bu saatte duyuyorum. Şeytan dediğim boynuzlu biri değil; öyle olsa kolaydı, kapı gösterirdim, davete de uğurlamaya da defe de. Benim şeytanım benim sesimle konuşuyor; en çok bu yüzden şeytan ve en çok bu yüzden benim. Gündüz kimseye söyleyemediklerimi gece bana söylüyor; haklıydın diyor, onlar anlamadı diyor, sen olmasan diyor. İşi yalan söylemek değil; hoşuma gidecek doğruları seçmek. Yalana karşı tetikteyim; seçilmiş doğruya karşı savunmam yok.
Tam kanacakken çizgiyi görüyorum. Işık şeytanı kovmuyor; sesini bile kesmiyor. Sadece duruyor orada; dışarıdan geldiğini saklamadan. Ve ruhun da bir penceresi varsa - ki var; kapalı tuttuğum için biliyorum - onun da kenarında böyle bir boşluk olmalı. Oradan sızan ışık bana melek hatırlatmıyor, sabah hatırlatmıyor; insan hatırlatıyor. İnsan olduğumu; yani karanlığın odaya ait olduğunu, bana değil. O zaman kalkıp yazıyorum. Yazmak bende böyle başlıyor; aydınlık olduğu için değil, aydınlık sızdığı için.
Defter
Orwell da sormuş kendi defterine eğilmişken; “Neden işime bakmak yerine bu defteri dolduruyorum, vicdanımı tatmin etmemin daha zahmetsiz bir yolu yok mu?”
Sorunun ilk yarısına cevabım hazır; işime bakmayı zaten hiç beceremedim, defter en azından doldurulduğunu gösteriyor. Asıl mesele ikinci yarıda; zahmetsiz yol. Vardır elbet; denemediğimden değil. Uyumak mesela; vicdan da uyur sanırsın, uyumaz, nöbet değiştirir. Kıyas; herkes böyle demek. Vicdanı kalabalığa karıştırıp gözden kaybetmek. Bir iyilik yapmak; küçük, görünür, makbuzlu bir iyilik; hesabı oradan kapatmak. Ertelemek; yarın düşünürüm demek; yarının da bir yarını olduğuna güvenmek. Hepsi işliyor; hepsi akşama kadar.. Sabah, vicdanın mesai başlangıcı; zahmetsiz yolların hiçbiri sabaha çıkmıyor.
Yazmak bunların içinde en zahmetlisi; belki güvenilirliği de bundan. Ucuza susturulan vicdan ucuza konuşuyor çünkü; bedeli ödenmemiş rahatlık, ilk gecede iade isteniyor.
Defter pahalı; saat istiyor, uyku istiyor, en kötüsü dürüstlük istiyor. Şeytanın seçtiği doğrular defterde tutmuyor.. Yazı, seçilmemiş doğruların da geldiği tek masa. Gündüz kendime anlattığım hikâyenin gece tutmadığını yazmıştım bir tutanakta; defter, o gece vardiyasının zaptı.
Aralık
Adet belli; soru dönüp bana bakacak. Şüphem şu; yazmak da zahmetsiz yolun zahmetli kılığa girmişi olabilir. Defteri doldurmak, işime bakmamanın en saygın hali; vicdan tatmininin en gösterişli ucuzluğu. Zahmet çektim diye borcu kapanmış saymak; terleyince ödedim sanmak.. Şeytanımın buna hiç itiraz etmemesi de şüpheli; yaz diyor, güzel yaz. Yazarken sustuğunu sanıyorum; belki susmuyor, okuyor. Şeytanımın en sadık okurum olması ihtimalini de buraya bırakıyorum..
Perdeyi düzeltmiyorum artık; aralık dursun. Işık oradan giriyor, yazı oradan çıkıyor; ikisi aynı boşluğu kullanıyor. Giren çıkanı, çıkan gireni bekliyorsa, bu defter pencere kenarında tutulan bir nöbettir. Kimin nöbeti olduğu sorulursa; nöbetçi de karanlıkta, cevap da..
Yükleniyor…