“Masa Da Masaymış Ha”
Eskişehir, güz. Kahveden bir yudum, sigaranın son nefesi, bir yudum daha. Kapıyı açıyorum, içeri giriyorum, önce lavabo; ellerimi yıkıyorum. Sigarayı seviyorum, parmağımda bıraktığı kokuyu sevmiyorum. Bu ikisini yan yana tutabiliyorum, çünkü yaşamak büyük ölçüde yan yana olabilmekten, yan yana tutabilmekten, yan yana kalabilmekten ibaret. Bir çelişki sadece. Binden biri, benden biri.
Koltuk. Kahve masaya, çantadan bilgisayar, o da masaya. Kapağı kaldırıyorum. Kulaklıkta bir şey çalıyor; ne çaldığı önemli değil, çalması önemli. Sesin altında kalan kısımda düşünülüyor, üstünde kalan kısımda yaşanıyor. Camı açıyorum. Hava yumuşak; onu da masaya koyuyorum. Günün ışığını koyuyorum. Bir yudum daha, o yudumu da koyuyorum.
Masa kahveyle bilgisayarı taşımak için değil. Konabilen her şeyi taşımak için. Neyi sevdiğimi koyuyorum, neyi sevmediğimi koyuyorum. Hayallerimi koyuyorum, hayalarımı da; ikisi de benim, ikisinin de yeri var. Açlığımı, tokluğumu koyuyorum. Koyuyorum, çünkü elimde tuttuğum şeye bakamıyorum. Bakmak için aradan bir masa boyu mesafe gerekiyor. Elimdeyken ağırlığını biliyorum sadece; masadayken şeklini görüyorum.
Sonra daha ağır olanlar geliyor. Kendi olma halimin, kendim bildiğim tarafından işgalini koyuyorum. Şöyle bir şey bu; bir ben var, oluyor; bir ben daha var, o olanı biliyor, adlandırıyor, ölçüyor, düzeltiyor. İkincisi çoğu zaman birincisinin üstüne yürüyor. Bilen taraf, olan tarafın önüne geçiyor ve olmak, bilinmenin gölgesinde kalıyor. Kendiliğimi başkalaştırdığım anları koyuyorum. Bunu yaparken bulduğum güzel sebepleri de koyuyorum. Bir de o sebepleri bulan beni. Çünkü kimse kendini kötü sebeplerle başkalaştırmıyor, herkesin elinde güzel bir gerekçe var, gerekçe ne kadar güzelse kaybedişleri görmek o kadar zor.
Masanın etrafı kalabalık. On doktor, yirmi göz. Bir filme bakıyorlar; hastanın hayatta kalıp kalmayacağına dair beyanda bulunacaklar. Film siyah beyaz. Film benim. Her göz başka bir yere takılıyor; biri gölgeyi büyütüyor, biri lekeyi küçültüyor, biri “burada bir şey var” diyor, öteki “bir şey yok” diyor, bir üçüncüsü hiçbir şey demiyor, susmasını bir tanı gibi masaya bırakıyor. Benden ayrı konuşuyorlar, bana dair. Ben masadayım..
Düşüncelerinin tecrübelerini düşünüyorum. Her biri o filme baktığında aslında daha önce baktığı bütün filmlere bakıyor. Gölgeyi büyüten, bir zamanlar bir gölgeyi küçümsemiş olan. Lekeyi küçülten, bir zamanlar bir lekeyle korkutulmuş olan. Susan, daha önce konuşup pişman olan. Hiçbiri beni görmüyor; hepsi, benim üstümden, kendi geçmişlerini görüyor. Bir on düşünce de buna ayırıyorum. Düşünmenin de bir tecrübesi var. Geçmişin hayali gibi. Var; ama masaya konacak kadar mı, bilmiyorum..
Bilmediğimi de koyuyorum. Bilmemek de bir şey, konabiliyor.
Şimdi masaya bakıyorum. Kahve, bilgisayar, hava, ışık, yudum, sevdiklerim, sevmediklerim, hayaller, açlık, tokluk, işgal, başkalaşma, güzel sebepler, on doktor, yirmi göz, siyah beyaz bir film, bir bilmemek. Bu kadar şeyin bir arada durabildiği yere masa deniyor. Bir kısmı birbirine uymuyor; sigarayla parmak kokusu gibi. Uymuyor ama devriliyor da değil. Devrimler ancak kanla yapılıyor ve ben bir süredir kanamıyorum.
Filme bakıyorum ben de onbirince adam olarak. Film bir anın gölgesi; nefes almıyor, yudum almıyor, camı açmıyor. Filmdeki her şey doğru ve hepsi eksik. Gölge, aslından haber veriyor ama aslının yerine geçmiyor. Hastanın hayatta kalıp kalmayacağını konuşanların hiçbiri hastanın masada oturduğunu, çünkü hastanın masayı kurduğunu, çünkü filmi masaya hastanın koyduğunu hesaba katmıyor. Beyanda bulunulan hasta, beyanların hepsini dinleyebilecek kadar hayatta.
Doktorları kovmuyorum. Onlar da benim; yirmi gözün hepsi bir zamanlar benim yüzümde durdu. On beşimin gözü, yirmi ikimin gözü, geçen yılın gözü, dün gecenin gözü, bir saat öncenin gözü. Hepsinin filme dair söyleyecek bir şeyi olması, filmin tek bir şey olmadığını gösteriyor. Onlar aynı fikirde olsaydı korkardım; tek bir tanı, tek bir ben demek olurdu. Anlaşamıyor olmaları, hala konuşulacak bir şey olduğunu söylüyor. Yaşasın ki konuşacaklarımız var.
Masaya konan hiçbir şey masaya çivilenmiyor. Sevmediğimi alıp cebime koyabilirim, sevdiğimi biraz daha uzağa itebilirim, işgali kaldırıp altına bakabilirim. Güzel sebepleri, sebep oldukları şeyden ayırıp yan yana koyabilirim; o zaman hangisinin daha ağır olduğunu görürüm hem. Masada hüküm verilmiyor, masada bakılıyor. Hüküm verilecekse de bir gün, o gün bugün değil; bugün kahve var.
Kalkıyorum. Kahve bitmek üzere, sigara yok. Camı kapatmıyorum; hava yumuşak, dışarısı içeri girsin. Bilgisayar açık kalıyor, doktorlar konuşuyor, film masada duruyor. Yarın yine gideceğim. Başka bir masada yine kahve, yine lavabo, yine koltuk. Yine koyacağım. Bugün koyduğum şeylerden bazıları yarın yerinde olmayacak; bazıları olacak ama artık o kadar ağır gelmeyecek; bazılarını yarın ilk kez göreceğim. Masanın vaadi bu; yarın da burada olmak. Konanların vaadi değil, masanın.
Herkesin bir masası var. Çoğumuz masayı görmüyoruz, çünkü üstündekilere bakıyoruz. Üstündekiler değişiyor; masa kalıyor. Masa, üzerindekilerden sağlam..
Bin şeyi koyuyoruz, binden biri devriliyor. Devrilen de bizden biri.
Sözün sonu, Edip Cansever’den bir şiir ve bu şiiri de masaya koyuyorum:
“Masa Da Masaymış Ha
Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.
-
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.”
Yükleniyor…