22 Eylül 2026

Teslimiyet

Yol kenarında bekliyorum. Arabanın biri yüz metre geride, dörtlüleri yanıyor. Çekici “yarım saat” demiştir muhtemelen, yarım saatin üzerinden bir yarım saat daha geçmiştir. Bunun böyle olacağı bilinir.

Yakınımdan geçen her araç bir kalıp hava getiriyor; önce itiyor, sonra çekiyor. Ceketimin eteği bir öne, bir arkaya. Onlarca aracın yarattığı girdaptan nasibimi alıyorum, kimse durmuyor, kimsenin durması da gerekmiyor. Ben beklediğimi bekliyorum, onlar gittikleri yere gidiyorlar. Aramızdaki tek alışveriş bu rüzgar.

Bir süre sonra ne beklediğini unutuyor insan. Çekici gelecek, biliyorum; ama bekleyişin kendisi, geleceği olandan bağımsız bir işe dönüşüyor her zaman. Ayaklarım toprak bantta, gözüm yolda değil artık, karşıdaki ağaçlarda. Sonbaharda beklemek, biraz da sonbaharı beklemek. Takvime göre bugün ilk günü. Takvim öyle diyor. 

Üç dört türde ağaç var karşıda; adlarını bilmediğim için saymıyorum, çamı biliyorum. Üzerlerinde ufku baştan başa kaplayan bulutlar. Bir kısmı karanlık. Hava da öyle; ne yağmur ne güneş, ikisinin arasında kararsız bir gri. Gökyüzü kararını vermiş gibi görünüyor ama söylemiyor. Ağaçların çam olmayanları renk değiştirmeye başlamış. Yeşilden kızıla, bir miktar kahveye. Uzaktan bakınca ağacın üst yarısı gitmiş, alt yarısı duruyor sanıyorum. Yaklaşınca öyle olmadığını görüyorum. Ağaç değil, yaprak yarı yarıya. Her yaprağın kenarı kızıla dönmüş, damarları hala yeşil. Direniş kenardan değil, ortadan; suyun geçtiği yerden.

Direniyorlar ama. Yarısını teslim etmiş geçen zamana. Biz gibi. Herkes gibi.

Çamlar hiç değişmiyor. Kışın da yeşil, yazın da. Bir zamanlar çam olmak isterdim; ne mevsime borçlu, ne rüzgara. Şimdi öyle bakmıyorum. Çam teslim olmuyor, çünkü teslim edecek bir şeyi yok. Onunki direniş değil, tarafsızlık. Oyuna girmeyenin yenilmemesi. Yanındaki ağaç, adını bilmediğim, her yıl bir şeyini veriyor ve her yıl geri alıyor. Kaybetmeyi göze alan o. Ben çamı severdim, şimdi ötekine bakıyorum.

Bir araç daha geçiyor, girdap bu kez yaprakları da alıyor. Beş altı tanesi kopuyor, yola savruluyor, asfaltın üzerinde bir süre kararsız dönüp kenara yatıyorlar. Birini alıyorum. Kenarı kızıl, ortası yeşil. Tamamı dönmemiş ama düşmüş. Teslim olmak için yaprağın tamamının dönmesi gerekmiyormuş. Ağaç yarı yarıya bekletiyor, sonra yarım haliyle bırakıyor. Yaprağın “henüz hazır değilim” demesinin bir hükmü yok; rüzgar hazır olanı değil, tutunamayanı alıyor.

Biz de böyle gidiyoruz sanırım. Kimse tamamı dönmüş olarak gitmiyor. Herkesin bir damarı yeşil kalıyor, herkes yarısını saklıyor, herkes bir gün yarım haliyle savruluyor. Geride kalan ağaç bundan dolayı ölmüyor. Kışı çıplak geçiyor, baharda yenisini yapıyor. Yaprağın yerine değil; başka bir yaprak. Aynı dalda, aynı boşlukta, aynı olmayan. Baharı oluyoruz bazısına kışın, bazısına yazın. Bize doğru uçuyor kuşlar yuvasını yapmaya bazen, bazen de göçlerini izliyoruz sürüleriyle. Bazısının sadece döngüsüyüz, yapraklar gibi.

Arabeskleşiyorum düşünürken ve mırıldanıyorum, “Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe”

Yaprağı cebime koyuyorum. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum, muhtemelen akşam ceketi çıkarınca bulup atacağım. Belki de atmam. Bazı şeyleri saklamak için sebep aramıyorum ama atmak için öyle değil.

Bulutların karanlık kısmı ufuktan ayrılıp yaklaşmaya başlıyor. Hava serinliyor; girdaplar artık sadece itip çekmiyor, üşütüyor da. Sonbahar beklenen bir şey değil belki de, gelmesi seyredilen bir şey. Beklemek, gelecek olana dönüktür; seyretmek, gelmekte olana. Ben çekiciyi bekliyorum aslında, sonbaharı seyrediyorum. İkisinin birden mümkün olduğunu bir saat önce bilmiyordum.

Uzaktan bir tepe lambası dönüyor. Yavaş geliyor, yükü var. Yola dönüyorum, ağaçlara sırtımı veriyorum. Arkamda rüzgar bir yaprak daha alıyor; duyuyorum, bakmıyorum. Onun da bir kenarı kızıl, ortası yeşildir belki de. Onun da tamamı dönmemiştir yani. Hem zaten kızıl kırmızının karanlığı biraz ve yapraklar hep yeşil ve ancak ilk baharda yeşilleniyor ağaçlar.

Biz gibi. Herkes gibi.

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.