9 Eylül 2026

Ölçü

Dinle
--:-- / --:--

(Bahçede bir terazi vardı, kefesi havada kalmıştı; ona dokunmuyorum. Bu yazıda başka bir ölçü aranıyor; bulunmadı, bulunmadığı yazıldı.)

Çok

Herkes herkese seni çok seviyorum diyor. Telefonun sonunda, kapının önünde, mesajın altında; bazen söylenmesi gerektiği için, bazen söylenecek başka bir şey kalmadığı için. Çok kelimesi bir miktar bildiriyor; ama neyin miktarı, neye göre çok? Ekmeğin gramı var, yolun kilometresi; sevmenin birimi yok. Birimi olmadığı için herkes çok diyor ve kimse yalan söylemiş olmuyor.

Bir ölçü olsa. Bütün insanlar için; doğmuş, doğacak, ölmüş, ölecek. Tek bir birim, tek bir cetvel; kim kimi ne kadar seviyor, okunsun. Bunu ilk istediğimde sebebim adalet sandım; karşılıksız kalanlar görünsün, fazla verenler bilinsin, az verip çok alanlar utansın. Sonra baktım, sebebim adalet değil; merak. Kendi sayımı merak ediyorum. Sevdiklerimi ne kadar seviyorum, bana söylenen çoklar terazide ne ediyor, benim çokum kaç. Ölçüyü isteyen ilk şey, ölçülmekten en çok korkması gereken şey; hep böyle.

Ölçü olsa ne olurdu, hesaplamaya çalışıyorum. Önce kıyas başlardı; kıyas her ölçünün ilk çocuğu. Annenin çocuğu sevmesiyle çocuğun anneyi sevmesi yan yana konurdu; iki sayı, biri büyük. Ölçüde en kötü şey yanlış çıkması değil, doğru çıkması. Sayı doğruysa itiraz edecek yer kalmıyor; ama ben diye başlayan bütün cümleler terazide susuyor. Bunca insan çok diyerek geçiniyor, çünkü çok ölçülemiyor ve ölçülemeyen şey kimseyi mahkum etmiyor.

Sonra sevmenin çoğulluğu; bir kişi tek bir şeyi sevmiyor. Anneyi, bir şehri, bir kokuyu, bir şarkının ikinci dakikasını, bir insanı, bir başka insanı. Bir kişinin bütün sevmelerini toplasak, şüphesiz birden fazlalar, çıkan toplam dünyayı yaşanılabilir kılar mı? Bu soru ilkinden büyük. İlkinde ölçü kişiyi tartıyordu; burada kişi dünyayı taşıyor. Sanki bir eşik var; bir insanın sevmeleri o eşiği aşarsa dünya bir gün daha dönüyor, aşmazsa dönmüyor. Aşmayanı hiç görmedik; dünya dönüyor. Ya eşik çok düşük, ya da hesaba katmadığımız bir şey var.

Hesaba katmadığımız şey bilinmeyenler galiba. Dünya bilinmeyenlerin hatırına dönüyor olabilir. Kimin kimi ne kadar sevdiğini bilmediğimiz için herkes herkesin sevdiğini varsayıyor; ölçü olsaydı varsayım biterdi, varsayım bitince de çoğu şey. Bir yerde biri beni benim bilmediğim kadar seviyor; bunu bilmiyorum ve bilmediğim için gündelik hayatımı sürdürebiliyorum. Bilseydim ya ona koşardım ya ondan kaçardım; ikisi de gündelik değil. Ölçünün olmayışı bir eksiklik değil belki; bir perde. Perde açılsa sahne görünür; sahne görününce oyun biter.

Yine de çok derken bir şey ölçüyoruz; farkındayım. Kelime bir ölçü. Seviyorum başka, çok seviyorum başka, çok demeden söylenen seviyorum hepsinden başka. Ölçü var, cetvel yok; birim var, çevrimi yok. Herkes kendi terazisiyle tartıyor ve kimsenin terazisi bir diğerininkiyle ayarlanmamış. Ben çok derken onun azı kadar ediyor olabilirim; ikimiz de doğru söylüyoruz, ikimiz de anlaşılmıyoruz. Bilinmeyen burada; kelimeyle kelime arasında. Dünya da burada dönüyor.

Engel

Ölçüden özgürlüğe geçiyorum; iki soru aynı geceden çıktı, aynı masada dursunlar. Rakı kadehinin üzerinde yoğunlaşan suların birikip yerçekimine yenik düşüşü çünkü bu sorular.. Bir döngüden çıkarken bilinenlerin bilinmeyenleri sorguya çekişi bu sorular. Sırf bu yüzden bu sorular suçlu görünecekler. 

Özgürlük nedir? Tanımları biliyorum, hepsi koşullu; şundan özgür, şuna özgür, şu kadar özgür. Koşullardan soyduğumda geriye bir fiil kalıyor, isteyebilmek. Özgürlük istemenin kendisi değil, istemeye hakkın olması; içinden bir şeyin gelmesine izin vermek. Bunu yazmak kolay, yaşamak değil; bir şey istemediğini söyleyen adam özgür değil, sadece emin. Belki de istemek riskli olduğu için özgürlük riskli. (Ne istediğini bilen olarak özgürlüğümle iftihar ettim bu gece.)

Peki ya istediğinle arana engel girerse. Bir duvar, bir mesafe, bir kişi, bir hayır. O zaman ne oluyor? İsteyebilme hakkın duruyor; kimse elinden almadı, istemeye devam edebilirsin. Ama istediğin şey orada duruyor ve aranızda engel. Tutsak oluyorsun; engelin değil, istediğinin tutsağı. Engel seni tutmuyor, engelin ötesindeki tutuyor. Duvarı yıkmak istemiyorsun aslında; duvarın ardındakini istiyorsun ve duvar bu yüzden duvar. Özgürlüğün mahkumu. Cümleyi yazınca hoşuma gitti; sonra yazdığıma pişman oldum, çünkü doğru.

Çünkü istemeseydin, tutsak olmayacaktın. Bunu inkar edemem. Duvarın önünde bir adam duruyor, öbür tarafta bir şey var, adam istemiyor; adam serbest. Aynı duvar, aynı adam, bu sefer istiyor; adam mahkum. Duvar değişmedi, adam değişmedi, araya istek girdi. İsteyebilmek özgürlükse istemek tutsaklık; özgürlük kullanıldığı anda kendini bitiriyor. Bu bir çelişki değil; bir fiyat. Özgürlüğün bedeli var ve bedel özgürlüğün kendisi.

O zaman iki yol var. Ya istemekten vazgeçmek; duvarın önünde istemeyen o adam olmak, serbest, rahat, hiç. Bunu deneyenleri gördüm; kendimde de gördüm. İstemeyerek özgür kalmak mümkün, ama o özgürlük bir odada oturmak gibi; kapı açık, dışarı çıkılmıyor. Kapının açık olması yetmiyor; birinin çıkmak istemesi lazım. Ya da istemek ve tutsaklığı kabul etmek; duvarın önünde durmak, istediğini bilmek, bunun bir bedel olduğunu bilmek, ödemek. İkinci adam tutsak; ama tutsak olduğu şeyi kendi seçti. Zincirin ucunda kendi isteği var ve zincir bu yüzden taşınıyor.

Bir de tutsaklıkla ölçü arasında bir ilişki var; yukarıdaki teraziyi buraya çağırıyorum. Ne kadar istediğini engel ölçüyor. Engelsiz istek ölçülmüyor; istedim, oldu, bitti. Engel girince görünüyor; kaç kere geri döndüm, kaç kere duvarın önünde durdum, kaç gece. Sevmeyi ölçemiyorduk; engel bir ölçü veriyor. Sevmenin ölçüsü, önündeki duvarın yüksekliğiyle orantılı bir şey. Duvar yükseldikçe istek mi büyüyor, yoksa büyük istek duvarı mı büyütüyor; bilmiyorum. Ama ölçülemeyen bir şeyin tek ölçüsünün engel oluşu, ölçüyü isteyenler için kötü haber. Ölçüye kavuşmak için önce duvar lazım.

Hepsini toplayınca şu; özgür olmak istemek, istemek tutsak olmak, tutsak olmak duvarı görmek, duvarı görmek ölçüyü bulmak. Zincir uzun ama halkalar sağlam. İstemeyen adamın önünde duvar yok, ölçü de yok, hiçbir şey yok; özgür. Ben o adam değilim; o adam olmayı da istemiyorum. Bu da bir istek; buradan da bir duvar çıkacak.

Son not

Hikayeyi masala çeviren o mistik varlıksın hayatıma giren gökyüzünden. Hikayede ne olduysa o olur; sebep, sonuç, tarih. Masal bir varmış bir yokmuş ile başlar ve kimse hangisi diye sormaz. Benim hayatım hikayeydi; yaşanmış, sıralı, ölçülebilir. Sen girince ölçü bozuldu; olan şeyler oldu ama nasıl olduğunu anlatamıyorum, anlatınca inandırıcı gelmiyor. Masal bu; inandırıcı olmak zorunda olmayan doğru.

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.