12 Eylül 2026

Kaynak

Sana bir itirafla başlayayım sevgilim; arzum hala acemi. Kaç yaş büyüdüm, kaç kadeh kaldırdım, kaç sofradan kalktım.. ama sana gelince ellerim ilk günkü gibi titriyor. Bardağı doldurmak isterken deviriyorum. Şarabı tutmak isterken parmaklarımın arasından kaçırıyorum. Bunun adı beceriksizlik değil, biliyorum; adı hız. Kalbim sana doğru çok hızlı akıyor hala ve hızlı akan su gibi önüne gelen her şeye taşarak. 

Öğrenmem gereken bir şey var, kaç zamandır biliyorum. Sana daha yavaş yaklaşmak. Daha az istemek değil, hayır; asla daha az istemek değil. İstemenin hızını düşürmek. Sana doğru koşmayı bırakıp sana doğru yürümek, manazarayı özümseyerek. Şarabı kadehe boca etmeyi bırakıp kadehi şaraba tutmak. Biri sabırsız adamın işi, öbürü sabırlı adamın. Ben ikincisini öğreniyorum, sende öğreniyorum; her gece yeniden başlayarak, her gece bir önceki geceden birazcık daha yavaş.

Ateşi çok yazdım sana; közü, külü, yeniden yakmayı.. Bu sefer yazı yazacağım, mevsim olanı. Çünkü içimde bir yaz var sevgilim; kısa, sıcak, hüzünlü ve çılgın gibi neşeli bir yaz. Yüreğim o yazın yandığı yer. Ve yanan yer serinliği istiyor; yaz öğlesinde gölgeyi istiyor, dağ pınarını istiyor, bir ağacın altında sırtüstü uzanıp gökyüzüne bakmayı istiyor.. Serinliğim.. 

Hatırlıyor musun, bir bahar vardı başında; kararsız, kasvetli, bir açıp bir kapayan. Mayıs’ın o ilk günleri.. Hangi kelimeyi yazsam çok, hangisini yazmasam az o günleri. Haziran’da bile kar yağdı bize, hüznün karı, inanır mısın; ortasında yaz olan bir ayda üşüdük ikimiz de. O bahar gitti sevgilim. Kar taneleri gitti. Kararsızlık gitti. Ben büsbütün yaz oldum, öğle oldum, gölgesi kendi altında kalan o ilk saat oldum. Her şey olduğu kadar sıcak.

Kelimeleri çıplak bırakacağım şimdi, üstlerine bir şey örtmeyeceğim; sana seni yazarken pek çok şeyi örttüm, bu seferlik örtmeyeceğim. 

Teninin serinliği sevgilim. Bunu kaç kere söyledim, kaç kere şaşırdım. Elimi sırtına koyduğumda önce sen ısınmıyorsun, ben serinliyorum; alevin suya değdiği yerdeki o tıslamayı ikimiz de duyuyoruz. Avuçlarım sıcak, sen biliyorsun; kırmızı bir adamın avuçları nasıl olur, öyle. Ve ben ne zaman o serinliğe hızlı gitsem, taşıyorum. Kadeh devriliyor. Sen bir adım geri çekiliyorsun, gözlerinle değil, teninle; ten geri çekilir sevgilim, tenin de bir dili vardır ve biz o dili yavaş yavaş öğrendik. Acele etmeden..

Parmakları avuçtan önce göndermek. Nefesi dudaktan önce. Ağırlığı vermeden önce sormak; sesle değil, durarak sormak. Durmak da bir soru ve cevabı genellikle ellerin; senin ellerin, benim sırtımda, ensemde. Kadehi şaraba tutmak; kabı kaynağa götürüp beklemek, dolmasını beklemek, dolduğunu içinden anlamak. Kaynak kendi hızında akıyor sevgilim; onu ne zorlayabiliyorsun ne yabaşlatabiliyorsun. Yalnızca varıyor, doğru yerde duruyor ve sen kadehini uzatıyorsun.

O an; kırmızıyla mavinin birbirine değdiği o an. Sen resim yapansın, iki rengin karıştığı yerde neyin çıktığını benden iyi bilen. Ama ben karışmayı yazmayacağım; ikimiz de karışmayı sevmiyoruz, birbirimizin içinde kaybolmak istemiyoruz. Değmeyi yazacağım. Kırmızı olduğu gibi kırmızı kalıyor, mavi olduğu gibi mavi; yalnızca aralarındaki sınır bir süreliğine titriyor. O titreme sevgilim.. O titreme bu yazının tamamıdır aslında, gerisi süs.

Sonra sessizlik geliyor. Sevişmenin en güzel yeri, bittiği yer değil, sustuğu yer. Yüksek dağların pınarlarında nasıl bir sessizlik olursa öyle.. Su akıyor ama gürültüsüz; taş üstünde, mutlu bir sessizlik içinde akıyor. Bizim sessizliğimiz. Nefes nefese değil, nefes nefesin yanında. Kimse konuşmuyor, kimse bir şey açıklamıyor, kimse özür dilemiyor. Ellerin göğsümde, ağırlığın sol yanımda, saçların ağzımda.

Burası bizim yüksekliğimiz sevgilim. Bunu kaç yazıdır arıyordum, bulamıyordum; ev neresi? Ev bir adres değil, bir rakım. Aşağıda ne varsa - kirli sözler, yarım kalan hesaplar, bize bakan yan gözler, geçmişin uzatmaya çalıştığı her el - hepsi aşağıda. Biz sarp bir yamaca çıktık, orada oturuyoruz. Kimse buraya kadar tırmanmıyor; tırmanmaya değer bulan yok, iyi ki yok. 

Şimdi bir şey isteyeceğim senden, bu yazının tek isteği bu; o gözlerini çevir bana. Utanmadan, kaçırmadan; arzumun kaynağına doğru çevir. Ben o bakıştan bir zamanlar korkardım sevgilim, ilkbaharda korkardım: Arzu bulanıktır diye öğretilmişti bana, arzu kirletir diye, arzu görünmemeli diye. Sana bakınca anladım ki bir kaynak bakılınca bulanmaz. Bulanıklık ele geçirmekten gelir, dalıp karıştırmaktan; bakmaktan gelmez. Sen bakınca kaynak daha da durulur, çünkü kaynak kendi saflığını senin gözlerinde görür ve gülümser. Evet, kaynaklar da gülümser; sen bakınca gülümser.

Ne istediğimi kimse sormasın artık; bu yazıdan sonra sormasın. İstediğim, sabahları senin serinliğine uyanmak, öğleleri kendi yazımda yanmak ve akşam olunca kadehi eğip yavaşça, taşırmadan, seni doldurmayı öğrenmiş bir el ile sana uzanmak.

İlk yuvamız mavinin yanında bir düzlükteydi. Geçiciydi, göçebeydi. Bir sonraki yuvamızı geleceğin yamacına kurarız sevgilim. Sırtımız geçmişin dağına, yüzümüz aşağıdaki vadiye değil, açık göğe.. Evimizin kapısı olmasın, kapı aşağıdakilerin icadı; penceresi olsun yeter, mavi bir pencere, kırmızı bir perde.

İyi ki..

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.