9 Eylül 2026

Dilek

Dinle
--:-- / --:--

(Bu yazının iki dileği var; ikisi de gece tutuldu. Gündüz okunuyorsa perde biraz çekilsin. Işık mı? O aralıklardan süzülüp varıyor zaten yüzümüze her istediğinde.)

Hak

Gecenin bu vakti bir hak dağıtılsa. Herkese bir tane; devredilmez, biriktirilmez, sabaha kalmaz. Hak şu; bir kişi seçeceksin ve o kişi, tam şu an ne hissediyorsan onu hissedecek. Anlatmayacaksın; hissettireceksin. Kelime yok bu hakta, kelimenin kaybettirdiği de yok. Ne kadar yorgunsan o kadar yorulacak, ne kadar dolu isen o kadar dolacak; taşıyorsan taşacak.

Tam şu an, şimdi, gecenin bu vakti, her insan bir seçtiğine hissettiğini hissettirebilme hakkına sahip olsaydı, ne kadar acı çekerdim? İlk sorum bu ve hakkı alır almaz kendi payıma düşeni sormam da bir şey anlatıyor herhalde. Verecek olanı sormadım önce; gelecek olanı sordum. Hak bana da veriliyor ama ben kendimi hakkın sahibi değil hedefi olarak düşünüyorum. Alışkanlık mı, tevazu mu, bilmiyorum; ikisi de aynı sandalyede oturuyor.

Hesap basit görünüyor; kaç kişi beni seçerse o kadar. Ama hesap basit değil, çünkü seçilmek iki türlü. Beni seçen biri kendi acısını bana verir; o gece onun acısını taşırım, acı çekerim. Beni seçen biri kendi sevincini bana verir; o gece onun sevinciyle dolarım. Hangisi olursa olsun bir şey kesin, seçildim. Bu vakitte, uykusuz, karanlıkta, biri hakkını bana harcadı. Acı da gelse adres belli; birinin aklında yer tutmuşum. Şimdi ikinci soruya geliyorum, acı çeksem acı çektiğime mutlu olur muydum? Olurdum galiba. Utanarak, ama olurdum. Çünkü bana gelen acı bir haber taşıyor; unutulmadın. Acının içinde bu kadar küçük bir ödül var ve ben o ödül için acıya razıyım. Bunu yazdıkça daha az hoşuma gidiyor, daha az doğru olmuyor.

Tersini de sormam gerekiyor; mutlu olsam mutlu olduğumdan acı çeker miydim? Bu daha zor. Biri sevincini bana vermiş; ödünç değil, kopya. Onda da duruyor, bende de. Sevinç böyle çoğalıyor, acı böyle bölünüyor; bu adil mi, bilmiyorum. Ama sevinç bana gelince bir soru da geliyor, bu sevincin sebebi neydi? Ben miydim? Değilsem, birinin bensiz olan mutluluğunu taşıyorum bu gece; bir bayramı pencereden seyretmek gibi, ışık içeri düşüyor, sofra dışarıda. Mutluyum ve bir yerim sızlıyor. Sızlayan yer, mutluluğun bana ait olmadığını bilen yer.

Sonra bir ihtimal daha; kimse beni seçmedi. Hiçbir acı gelmedi, hiçbir sevinç. Gece olduğu gibi; sessiz, benim. O zaman ne olurdum? İlk anda rahat; kimsenin yükü yok üstümde. İkinci anda anlıyorum ki bu rahatlık da bir haber; kimsenin aklında bu saatte ben yokum. Acıyı beklerken hiçlik gelmesi, acıdan çok acıtıyor; buna hazırlıklı değildim. Hakkın en ağır tarafı verilmemesi galiba; hakkın bana kullanılmaması. Bütün insanlar birini seçti ve ben seçilenlerden değilim. Karanlıkta hissettiğim ne varsa hepsi benim; kimseden gelmedi, hiçbiri. Kendi hislerimin tek sahibi olmanın böyle bir bedeli olduğunu bilmiyordum.

Bunca hesap yaptım ve hala kendi hakkımı kullanmadım. Kimi seçerdim? Bu sorudan kaçtığımı fark ediyorum; kaçtığım her soru sonunda kapıya geliyor, biliyorum. Seçerdim; adı burada yazılmayacak birini seçerdim. Ve ona ne verecektim? Şu an hissettiğimi. Şu an hissettiğim ise şu, “seçilir miyim”. Yani hakkımı kullansam ona vereceğim şey, seçilme kaygısı. Hakkını bana harcayıp harcamayacağını merak eden birinin bütün gecesi, olduğu gibi, ona. Bu hak benim elimde hediye değil itiraf olurdu. Belki de hakkın gece verilmesinin sebebi bu; gündüz hislerimiz daha düzgün, daha giyinik. Gece ne varsa o. Hakkı gündüz verseler bir şey söyleyemezdim; gece verseler, susamam.

Bir de şu; hissettirmek anlatmaktan farklı. Ben anlatabiliyorum; bu yazı gibi. Anlatmak bir seçim; hangi doğruyu söyleyeceğimi seçiyorum, sıralıyorum, bir de üstüne başlık koyuyorum. Hissettirmekte seçim yok. Onu bu kadar istememin sebebi bu; bir kere olsun seçmeden anlaşılmak. Bundan bu kadar korkmamın sebebi de bu; bir kere olsun, seçmeden.

Hak yok tabii. Gecenin bu vakti kimse kimseye bir şey hissettiremiyor; herkes kendi odasında, kendi hissiyle. Hakkın olmayışı da bir adalet belki; herkes eşit şekilde yalnız. Bu adaleti aşağıda bir daha göreceğim.

Renk

Lambayı söndürdüm. Odadaki her şey aynı renk oldu; kitapların sırtı, sandalyenin kumaşı, duvardaki tablo, hepsi bir. Gündüz birbirine benzemeyen şeyler karanlıkta birbirinden ayrılmıyor. Karanlıkta bütün renklerin aynı oluşu adaletin sanatsal boyutu sanki; hiçbir renk öne çıkmıyor, hiçbiri geride kalmıyor, kırmızı olmak kimseye bir şey kazandırmıyor. Adalet dediğimiz şeyin en kolay hali bu; kimseye bakmayarak herkese eşit davranmak. Görmemek kimseyi kayırmıyor.

Bir miktar hayat anlatısı da var bunda. Hayat çoğu zaman böyle; bir sürü insan aynı karanlıkta, aynı renkte. Kimse kimseyi ayırt etmiyor, kimsenin kimseyi ayırt etmesi gerekmiyor. Ve bunun içinde bir rahatlık var, tıpkı seçilmemenin ilk anındaki rahatlık gibi. Kimse bakmıyorsa kırmızı olmak zorunda değilim; beyaz da değilim, hiç değilim. Karanlık beni sorumluluktan azat ediyor; gece kimse renginden sorumlu değil.

Ama adaletin bu hali sanatsal, çünkü işlemiyor; sadece güzel duruyor. Karanlık kimseyi eşitlemiyor, kimseyi görünmez kılıyor; ikisi farklı şey. Sandalyenin kumaşı gece de gri; ben görmüyorum diye rengi gitmedi. Renk ışıkla var olmuyor; ışıkla görülüyor. Bunu bilmek beni rahatlatmalı ve rahatlatmıyor, çünkü görülmeyen rengin kime faydası var diye soruyorum. Renk kendisi için mi, bakan için mi? Yalnız bir mavi, mavi midir?

Işığın altına koy dilediğini be Oğuz; yoksa renksizsin. Bu cümle emir gibi ama içinde bir de itiraf var. Işık ortada değil, bir yerde; küçük, sınırlı, hepsini almıyor. Hangi eşyanın ışığa gireceğini ben seçiyorum. Lambayı kitapların üstüne çevirirsem sandalye karanlıkta kalıyor; sandalyeye çevirirsem kitaplar. Hayat da bu kadar ışık veriyor herhalde; herkese değil, her şeye değil; seçtiğine. Yukarıda seçilmeyi beklemekle geçirdiğim bütün gece burada tersine dönüyor; ışığın altına ne koyacağımı ben seçiyorum ve seçmediğim her şey benim yüzümden karanlık. Seçilmemenin bir de bu tarafı varmış; ben de seçmedim.

Sonra cümlenin bir alt katı daha çıkıyor. Karanlık değil ortalık; sen karanlıksın. İlk başta yazdım, beyaz kağıda, kahverengi bir kalemle, sonra yazdığımı okuduğumda itiraz ettim; oda karanlık, ben değilim. Ama oda da karanlık değil aslında, oda oda; içinde ışık yok. Karanlık bir şey değil, ışığın yokluğu. Ve ışığın yokluğunun sahibi kim? Lambayı söndüren. Yani ben. Ortalık karanlık deyince karanlığı dışarı veriyorum, bir hava durumu gibi, elimde olmayan bir şey gibi. Sen karanlıksın deyince adres değişiyor. Renk görmüyorsam bakmadığım için, ışık yoksa yakmadığım için, kimse beni seçmiyorsa ben kimseyi seçmediğim için. Bu cümle affetmiyor ve ben bu cümleyi bu yüzden seviyorum; gecenin bu vakti affeden cümlelerden şüphe ediyorum.

Peki ışık ne? Buna cevap vermek istemiyorum, çünkü cevap verince ışık küçülüyor; bir isim, bir yüz, bir iş oluyor. Işık dediğim, bir şeyi görünür kılan şey; kendini değil, karşısındakini. Lamba kendine bakmıyor, ışığın kendi rengi yok; sandalyeye mavisini, kitaplara kırmızısını verip çekiliyor. Belki insan için de öyle; ışığım olan şeyi ben görmüyorum, onun sayesinde başka şeyleri görüyorum. O yüzden ışığı bulmak zor; aradığımız şey tam bakınca kayboluyor, ancak gösterdiklerinden anlaşılıyor. Işık belki de en mütevazimiz. 

Bulmak da yetmiyor. İnsan bulduğunu her zaman bilmiyor; ışığın altına girip de üşüyen çok. Bulmak bir olay, anlamak bir gün, belki bir yıl; ışık yanıyor ve ben hala karanlıktaymışım gibi davranıyorum, alıştığım için. Bulduğunda anlamak; yani yanan lambanın altında durup kendi rengini görmek, ilk kez, ve o rengin hep orada olduğunu ama kimsenin baktığına bakmadığını kabul etmek. Anlamak dediğim biraz bu; ışığa değil, ışığın altında kendine bakmak. Hep bu renkmişim demek. Kırmızı..

Ve kaybetmemek. Bu en zoru; çünkü ışık bulunduktan sonra doğal geliyor, doğal gelen şeye emek verilmiyor. Anlamış olmak koruma sayılmıyor. Kaybetmemek için elimden geleni yapmak; her gece söndürdüğüm lambayı sabah yeniden yakmak, aynı sandalyeye aynı ışığı düşürüp geçmemek, ışığın altındakini görülmüş sayıp bakmayı bırakmamak. Işık kendi başına durmuyor; ona bakan biri lazım ki ışık olduğu belli olsun. Bakmayı bıraktığım anda karanlık geri geliyor ve ben yine ortalık karanlık diyorum.

Bunu diliyorum. Işığımızı bulabildiğimiz, bulduğumuzda anladığımız, anladığımızda da kaybetmemek için elimizden geleni yaptığımız bir hayat; karanlıktan diliyorum, çünkü dilek karanlıktan tutulur, aydınlıkta dileğe gerek kalmaz. Yukarıdaki hak verilmedi; verilseydi bile ne yapacağımı gördüm. Bu dilek daha mütevazı; kimseye hissettirmiyor, kimseyi seçmiyor. Sadece düğmenin nerede olduğunu hatırlatıyor.

Lambayı yakmıyorum şimdi; yazı bitti, uyuyacağım. Ama söndürürken bu gece bir şey biliyorum: oda kararmadı, ben kararttım. Sandalye mavi, kitaplar kırmızı, tablo neyse o; hepsi yerinde, hepsi renginde. Karanlık benim; sabah da benim.

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.