Üç Cisim
Bir insanın kendi geçmişiyle kavga etmesi ne kadar mümkün? Kavga edip hayatta kalabilmek ne kadar mümkünse, o kadar..
Çünkü bu kavganın kazananı yok. Geçmişin kütlesi değişmez; ona vurduğun her yumruk, momentumun korunumu gereği sana geri döner. Yenemezsin, dağıtamazsın, yörüngesinden çıkaramazsın. Elinde kalan tek zafer biçimi, ertesi sabah hâlâ nefes alıyor olmak. Bu yüzden soru hiçbir zaman “kazanmak mümkün mü” değil; soru hep aynı: hayatta kalmak ne kadar mümkün?
Ve bu soru, bir insanı kendi geçmişiyle tanıştırmaya kalktığında üçe bölünür. Menzile konan, varmaya çalışan ve yolculuğun kenarında duran.. Üç kütle, aynı yörünge. Üç cisim problemi..
Tanıştıran için ne kadar mümkün?
Soyunabildiği kadar. Çünkü bu, eski fotoğrafları masaya dökmek ya da üzerinden zaman geçmiş hikâyeleri anlatmak değil; üzerine çoktan kilit vurduğun o ağır kapıların anahtarlarını, o havayı hiç solumamış birine kendi ellerinle teslim etme hali. Kendi eski enkazını, kabuk bağlamış yaralarını ve bir zamanlar olduğun o yabancıyı, yeni bir çift gözün ışığına sunmak.. Kendi tarihinin müzesinde, en kırılgan, belki en defolu eserlerin önünde savunmasızca durup “İşte ben bu yıkıntılardan çıkıp sana yürüdüm” diyebilme cesareti. Tanıştıran için hayatta kalmak, bu çıplaklıkta üşümeden durabilmektir; anahtarları teslim ettikten sonra kapıların ardından gelecek yankıyı, kaçmadan dinleyebilmek.
Tanışan için ne kadar mümkün?
Var olmadığı bir dünde nefes alabildiği kadar. Bu, kütlesi çok ağır, yepyeni bir yerçekimi alanına girmek demek; dokunduğu insanın başka zamanlarda, başka hayal kırıklıklarında nasıl yankılandığını izlemek. Bir yandan o geçmişteki “ilk”lerde var olamamanın incecik sızısını cebinde taşırken, diğer yandan sevdiğini bugün olduğu kişi yapan her tuğlaya usulca dokunabilme ayrıcalığı.. Tanışan için hayatta kalmak, o sızıyla ayrıcalığı aynı cepte taşıyıp ikisini de düşürmemektir. Kıskançlığın gelgitine kapılmadan, o eski dünyanın kıyısında kendi ayaklarıyla durabilmek.
Ya tanışılan? O geçmiş için ne kadar mümkün?
İşte burada denklem sessizleşir. Çünkü geçmiş kavga etmez. Geçmiş, suskun ama devasa bir kara delik gibi durur ikisinin tam karşısında; değiştirilemez, kaskatı duruşuyla masanın ortasına oturur ve bu yeni teması kendi ağırlığıyla tartar. Ona soru sorulmaz, ondan cevap beklenmez. O sadece çeker. Kavgayı biz sanırız iki taraflı; oysa geçmişle kavga, hep tek kişilik bir düellodur - karşı köşede kimse yoktur, sadece kütle vardır. Hatta karşıda köşe de yoktur..
Fizikteki o meşhur üç cisim problemi de tam bu kesişme noktasında başlar. Üç kütle - bugünün, yeninin ve geçmişin - aynı yörüngeye girdiğinde, hiçbir rasyonel akıl, hiçbir formül denklemin nasıl sonuçlanacağını öngöremez. Poincare’nin yüz küsur yıl önce ispatladığı gibi: bu problemin kapalı bir çözümü yoktur. Kağıt üzerinde, tek hamlede, sonsuza kadar geçerli bir cevap yazılamaz.
Ama gökyüzüne bak sevgilim. Ay yine de dönüyor, gezegenler yine de yerli yerinde. Çünkü çözümsüzlük, hareketsizlik demek değil. Formülü olmayan denklem, adım adım hesaplanır; bugünün konumundan yarının konumu, yarınınkinden öbür günün.. Her sabah yörünge yeniden çizilir, her sarsıntıdan sonra rota yeniden hesaplanır. Üç cisim birbirinin yönünü saptırır, sarsar, kendi kütle çekimleriyle birbirini sınar; ama o kaotik savrulmaların ortasında, kimsenin öngöremediği, görünmez bağlarla kenetlenmiş yepyeni bir evren doğar.
Bir insanın kendi geçmişiyle kavga etmesi ne kadar mümkün? Kavgayı kazanmak kadar değil; çünkü o kavga kazanılmaz. Hayatta kalmak kadar. Ve hayatta kalmak, bu çözümsüz denklemde, her gün bir adım daha hesaplamaya razı olmak demek. Geçmişin ağırlığı altında ezilmeden, o kara deliğin çekimini inkâr da etmeden, yan yana dönmeye devam etmek..
Formül yok. Sadece yörünge var. Ve yörüngede, yanımda, sen.