Mahiyet
Şahsiyet
Birilerine, bir şeylere dönüşmemize, süslü etiketler taşımamıza, hatta hiç bir şey olmamıza gerek yok. O bitmek bilmez “en” olma zorunluluğu aslında boynumuza geçirilmiş süslü bir kement. Kendi edilgenliğimize duyduğumuz o öfkenin sebebini, etken olmaktaki başarısızlığımıza bağlamak sadece kolaya kaçmak. Oysa işin aslı ve fazlası da var: Ortalama olmak, öylece durmak.. İstatistiksel olarak en doğal olanı.
Ve de o sessiz, sıradan, ortalama varlığımızı onursuzlaştırma çabasında olanlar.. İşte bizi “toplum” olarak adlandıranlar onlar.
İzafiyet
Kelimelerin her zaman gerçeği taşıdığını var sayıyoruz o kalabalıkların içinde. Oysa bazen konuşmak, aslında hiçbir şey söylememenin, o asil boşluğu örtmenin bir diğer yolu. Üstelik sessiz kalmaktan çok daha fazla hüner gerektireni.. Uzun uzun cümleler kurup, mantıklı laflar edip, aslında kalbin o anki o çıplak ve savunmasız gerçeğinin etrafından dolanıp duruyoruz. Gerçek mesafe kilometrelerle değil, ardına saklandığımız o kelime yığınlarıyla ölçülüyor.
Mevcudiyet
Var olmak, yer kaplamaktır sadece; en kolay, en kuru haliyle olmak.. Asıl cüret bir adım ötede başlar: kendi tözünü, hayatın seni ittiği o kurgusal kalıpların içinden çekip çıkarmakta. Ham halinle, makyajsız, savunmasız. Kimseye kanıt sunmuyorsun, hiçbir vitrin kurmuyorsun, sırf sen olduğun için o ağır demini dünyaya sızdırıyorsun.
Mahcubiyet
Yıllarca, o korunaklı kabuğumun içinde kendimi dünyadan sakladığımı, özümü hiç ortaya çıkarmadığımı sanmıştım. Ahmaklığım olan sanrılar: “Ben gizleniyorum, duvarlarım çok sağlam.” Meğerse aslı çok başkaymış; ben sadece o eski kırılmışlıklarda, yaşanmamışlıklarda çok geride kalmışım. Şimdi nefes nefese kendi geçmişime doğru koşuyor, ardımda unuttuğum o parçalarımı kovalıyorum. Kendi hikayeme geç kalmış olmanın sızısı, insanın en çok da kendine duyduğu sessiz bir mahcubiyet..
Hakkaniyet
Gürültü koparmadan, kimseye ilan etmeden, öyle kendi içimde sessizce değiştirdim bazı şeyleri. Bırakmam gerekenleri bıraktım, kopanları dert etmedim. Belki o vitrindeki sahte kalabalıktan eksildim ama günün sonunda en çok kaybettiğim şeyi, kendimi geri kazandım. Dışarıdan bakıldığında bir kayıp gibi görünen bu gidişat, benim ruhumda yapılmış muazzam bir takastı.
Hakimiyet
Kendini bilmek, sınırlarını ve yaralarını ezbere tanımak, sonsuz bir mutluluğun garantisini vermez. Bazen gerçekler omuzlara devasa bir yük olur. Ama kendini tanımak, tıpkı suyun altındaki her kayanın yerini ezbere bilen kaptan olmak gibidir; denizi durdurmayan, fırtınayı dindirmeyen bilme hali. Yalnızca dümeni nereye kıracağını bilme hali. Yüzleştiğin her karanlık, sana o haritayı biraz daha ezberletir ve kendi hikayene hükmetmek sevgilim, ancak omzundaki kayayı tanıyan birinin harcıdır.
Mesuliyet
Fırça havada asılı kalır bir an. Tuval bomboş, beyaz, seni bekliyor; o beyazlık aslında bir soru: “Bunun bir önemi var mı?” O soruya gömülüp durursan fırça havada kurur, hikâye başlamadan biter. Çünkü yaşam, sen dokundukça dolan bir tuval. Attığın her darbe geri alınamaz; seçtiğin yollar, omuzladığın yükler, hepsi o beyazlığa rızaen bıraktığın izler ve sonradan gelen hiçbir “acaba”nın silemeyeceği leke.
Ya da bir heykeltıraş düşün, hayal et, dahası hatırla; önünde ham, kör bir mermer bloğu. Herkes o taşın içinde bir figürün “zaten” gizli olduğunu, senin yalnızca fazlalığı ayıkladığını söyler. Yalan. Taşın içinde hiçbir şey yoktur; ne varsa, her darbenle oraya sen koyarsın. Kaderimiz de öyle: biz adım atmadan kendi kendine şekil alan hazır bir figür değil. Anlam taşta değil, darbede; kaderde değil, onu yontan elde.
Mecburiyet
Dünyanın o soğuk ve değişmez matematiği.. Bir şeyler kaybedilmeden, bir yerlerden eksilmeden hiçbir şeyin kazanılmadığı doğru. Büyümek, kendini gerçekleştirmek, cebindeki diğer bütün o cazip olasılıklardan kasten vazgeçmeyi gerektiriyor. Seçtiğin her yol, seçmediğin binlerce yola çekilmiş kalın bir çizgi. Menzil, ardında bırakmaya mecbur olduğun ihtimallerin fedakarlığı üzerinde yükseliyor.
Külliyet
Geçmişin o paslı ağırlığını yere bırakmak ve geleceği hayal etmek.. Yarım kalan iki parçanın birbirine muhtaç yaması değil; tamı tam ile tamlamak. Yaşanmışlıklara, o eski krizlere sünger çekmek yerine, olmuşu oldurmak, kıymetlendirmek. Bütün o dağınık malzemeleri, hikayenin mutfağında, lezzetlendirmek; yani bir yemeği bir şef edasıyla, kendi ustalık çağında yeniden harmanlamak. Kusursuz bir ahenk, kırmızı ve yeşil taş, mavinin karşısında, maviyle karış-ık..
Hayatiyet
Ömrümüzün o son cilasını, ruhumuzun o ince verniğini atarken bulduk birbirimizi. Bizi içten içe kemiren o karanlık kurtlanmaya teslim olmak da vardı işin ucunda; damarlarımızı korkusuzca, hesapsızca güneşe sunmak da. Güneşe derken o kavurucu, yakan ışıktan bahsetmiyorum aslında; kastım, gece karanlığında usulca denize vuran, her yakamozda ruhumuzu biraz daha parlatan dolunay yansıması, ikinci yarıma başlarken, ilk yarımı geride bırakarak..
Ünsiyet
Cümlelerini çekingenlikle kurup, sonra onları bana öyle bir güçle fırlatıyordun ki her defasında bir hediye almış gibi oluyordum. Zamanla o telaş dindi; kelimeleri artık fırlatmıyor, aramıza usulca bırakıyorsun, kaldırmasam da orada duracaklarını bildiğinden. Ünsiyet buymuş meğer: hediyenin o ilk sürprizini kaybedip yerine, bir daha hiç bitmeyeceğine dair sakin bir güveni koymak.
Safiyet
Seni seviyorum,
sade,
gösterişsiz,
bir şey kanıtlama ihtiyacı duymadan,
karşılığında bir şey istemeden,
seni seviyorum.
Teslimiyet
Her şeyi verirsin; aklını, zamanını, gardını, sınırlarını.. Üstelik bunun hiçbir maliyeti yokmuş, senden hiçbir şey eksiltmiyormuş gibi davranırsın. Haklı çıkma telaşından vazgeçip kendini savunmasızlığa bırakmanın hafifliği vardır. Sevmek de tam burada başlar, katı kuralların yıkıldığı “mâl olmalarda”. Karşılık beklemeden eksilmeyi göze almak, kendi kalesinin kapılarını içeriden açıp yenilgiyi masaya büyük bir zafermiş gibi koymak..
Aidiyet
İnsan doğar doğmaz, ilk nefesiyle birlikte usul usul ölmeye başlıyor sevgilim. Zaman, bizden her an bir parça koparırken, geriye sadece kök saldığımız, bütün savruluşlara inat tutunduğumuz yerler kalıyor. Ama bizler bu yorgun, bu eksilen dünyaya, dünyamıza aitiz. Tüm bu geçiciliğin ortasında, ben, seni seviyorum. Zamana kafa tutar gibi de değil, zamanın içinden geçer gibi. Sen de sev beni, haydi. Dünyanın yerçekimine inat, birbirimize doğru.