Vita Contemplativa
Babil’deki bahçenin çakıl taşları üzerindeyiz; şehirlerden, o kaskatı kurallardan, zihnimizi uyuşturan koşturmalardan çok uzakta. Dünyayla aramızda artık bir çadırın fermuarı kadar ince, bir o kadar da dürüst bir sınır var. Gökyüzü pastel bir kızıla bürünürken, dalgaların kıyısında tokuşturduğumuz iki kadehin çınlaması düşüyor kulağımıza. Bütün ihtimalleri denizin serinliğine bırakmışız.
Pazartesi günü, Dante’nin o meşhur hesabıyla yolun tam yarısına, otuz beşinci yaşına ayak basacaksın. Bana hüzünlü hikâyeler anlattın, ben senden hüzünlü hikâyeler dinledim. Sana seni kıskanışımı anlattım, sen seni kıskanışımı dinledin. Sıradan, tek seferlik kutlamaların akılcılığını çoktan reddettim ben. Otuz beşinci yaşını tam otuz beş kez kutlamam da bu yüzden. Aslında başka sebeplerim de var. Bilmiyorsun; bilme.. Zaman bir çırpıda akıp gitmesin, her bir ana çapasını atsın diye henüz yirmi birincideyiz.
Karanlıkta ay ışığını sağımıza alıp denize karşı oturduğumuz o demli sessizliklerde; ya da loş sokak aynasında birbirimize sarılıp kendi küçük, kapalı evrenimizi izlerken yirmi birinci kadehi çoktan kaldırdık.
Ellerimizde zamanın kokusu, kuma uzanmış birer bira şişesi eşliğinde; tüketim toplumunun her şeyi hızla öğüten çağına inat, birbirimizin varlığında Vita Contemplativa’nın o yavaş, derin ve kalıcı zamanını kendi ellerimizle inşa ediyoruz.
Gece çökmeye hazırlanırken — güneş henüz hiçbir yere çarpmadan son kez masamıza vururken — ayaklarını uzatıp Sisifos Söyleni’ne gömülüyorsun. Ve sonra o kitabın yapraklarına, kelimelerin bittiği yere kendi imzanı bırakıyorsun. Sayfanın kenarına çizdiğin şey, Da Vinci’nin Salvator Mundi’sindeki o meşhur, dünyayı tutan el. Ama sen o ilahi, o kusursuz eli alıp altına, Sisifos’un kaderiyle bambaşka bir not düşüyorsun: “Kayasından daha güçlüdür, ve artık kayanın ta kendisidir.”
Sana aldığım çizim kalemi tam da bu yüzden, seninle buluşmayı bekleyerek sırt çantamda durdu. Kendi kayamı, kendi yorgunluğumu ve o bembeyaz kâğıtlara bırakacağın sonsuzluk lekemizi o “yeşil hafiflikle”, kendi ellerinle çizebilesin diye. Çay bardakları ise — onları amacı dışında kullanmamız ilk değil — dışarının yakıcı, yorucu kaosunu camın ötesinde bırakıp, içimizdeki demli sıcaklığı hiç yitirmeden, - şimdilik - yalnızca ikimizin bildiği - şimdilik - o masalarda saatlerce birbirimize susabilelim diye.
Yüzyıllardır orada duran, yıkılsa da görkemiyle gökyüzüne uzanan o antik tiyatronun basamaklarına bakarken, yalnızca geçmişin kalıntılarını değil, kendi kurduğumuz o paralel zamanın hayalini de izliyoruz seninle. Ben bu taş şehrin kaskatı kurallarını, ağır bürokrasisini, savunma mekanizmalarını sırtlanmış yorgun yöneticisi; sen ise elleri mermer tozu kokan, şehrin kalıplarına sığmayan asi heykeltıraşı. Belki meydana dikilecek tanrı heykelini konuşmak için çağırttım seni o ağır sütunların arasına; ama sen bütün kuralları hiçe sayıp soğuk mermere benim sakladığım hüznü kazıdın. Belki köşeli mimarilere karşı çıktığın o kavgada, tozlu atölyene girip bütün o akılcı, kaskatı cübbemi kapıda (arabada) bıraktığım gün başladı hikâyemiz. Kim bilir, belki de bir gece yarısı tam bu basamaklarda, o ağır yöneticinin bütün zırhlarını çıkarıp senin defolu ama sahici dünyana sığındığı an bulduk birbirimizi.
Belki de yine bu basamaklarda, kendi şeytanlarını kovalarken en büyük şeytanının “saf kalbin” olduğunu itiraf ettiğin an anladım seni. İnsanın kendi iyiliğinden korkması, hesapsız şefkatini bir tehdit gibi görmesi ne ağır bir yük..
Bütün bu hayallerin, o asırlık taşların ağırlığını hemen basamakların bittiği yerde, o sonsuz maviliğe bırakıyoruz sonra. Antik kentin eteklerinden denize usulca süzülürken, yalnızca kavurucu sıcaktan değil; o kuralcı yöneticinin ve isyankâr heykeltıraşın bin yıllık tozundan da arınıyoruz. Suyun saf ve affedici serinliği tenimize değerken, bedenlerimizi yıkıntıların arasından çıkarıp Akdeniz’in o ritmik, telaşsız sükûnetine teslim ediyoruz.
Bulutların arasından süzülen ışık, kendi geçmişimizin kalıntıları üzerine inşa ettiğimiz bu yepyeni miladı aydınlatıyor. Sisifos kayasını kucaklıyor, zamanın kokusu etrafımıza yayılıyor, biz otuz beşinci yaşına yirmi birinci kez, dünden daha arsız bir hevesle başlıyoruz. İyi ki doğdun. (yirmi iki)