Ankara, gündüz Ankara, gece
20 Haziran 2026

a priori

Yine bir gece yarısı. Sesinden on beş dakika sonrası. Zihnimizin ortasına serilmiş haritaların üzerinde dolaşıyoruz. Birimiz, o kalabalık yığınların nasıl ruhunu teslim edip tek bir bedene dönüştüğünün mezar taşlarını okuyor; diğerimiz insanlığın en karanlık, en ilkel tabularının kazısını yapıyor. Ben sana, enkazın içinden özgür tinin zincirlerinden kurtulup uçsuz bucaksız çöllere nasıl savrulduğunu anlatan o altı çizili satırları uzatıyorum. Aslında okuduğumuz şey salt felsefe değil; kendi içimizdeki yıkıntıların arasında fenerle dolaşıp, henüz birbirimize dokunmadan, karanlıkta birbirimizin —hatta birbirimizin değil, kendi ruhumuzun— ayak izlerini bulma çabası. Kelimelerimiz, bu demli sessizliğin ortasında birbirine çarpan iki gölge gibi.

İnsanlar, vitrinlerden hatasız, hiç hastalanmamış, rüzgarda eğilip bükülmeyen camdan heykeller seçer gibi “kriterler” arıyorlar hayatta. Oysa ben, o başkaları tarafından silinmiş, parlatılmış, ağartılmış vitrinlerin kırıldığı yerde duruyorum. Karşımda, her türlü kötümserliğe karşı en esaslı kürü bir süre hasta kalmakta bulmuş, o ağır nekahat dönemlerinden geçmiş sahici bir gövde var. “İyileşmekte olanın yorgunluğunda, eski hastalığında, hastalığının nüksedişlerinde hâlâ ne mutluluk!” diyen o satırlardaki gibi. Kendi uzaklıklarımıza, eski donukluklarımıza, o rasyonel katılıklarımıza şimdi dışarıdan bakıp “Neredeydi ki o?” diye şaşırdığımız bir şifa aralığı bu. Kıştan çıkmış kertenkeleler gibi, dünyanın en minnettar, en mütevazı canlıları misali, usulca duvardaki güneş lekesine uzatıyoruz yüzümüzü. Kuyruğumuz bir yük olsa da, yaşamak için bırakabiliriz onu; bizden bir parça olduğunu bile bile, gönüllü vazgeçerek.

Sonra, o ağır ve demli sessizliğin ortasına, birden senden —ve yine senden— taze bir bahar rüzgarı sızıyor. Senin dallarından yeşeren o incecik yankı, tüm şehrimin havasını usulca dağıtıyor. Küçük bir el, sırtıma yüklemeye hazırlandığım ağırlıkların arasına uzanıp onun için yeşil bir hafiflik seçiyor. “Ağırlık yapmaz…” diyor o çocuksu bilge. Biz yetişkinler kendimizi o ağır mekanizmalara mahkum edip yokuş çıkmaya çalışırken, o taze akıl hafifliğin kusursuz formülünü fısıldıyor kulağıma. Senin sesinin bir oktav incesini giyinerek konuşan o ses, sırtımdaki görünmez yorgunlukları alıp yerine yemyeşil, telaşsız bir yürüyüş bırakıyor. Yaşam bilgeliği sağlığı bile hep küçük dozlarda verirken, senin dünyana sızan bu yeşil doz, içerideki korunaklı alanıma tertemiz bir adım.

Zihnimiz Hegel’in ölümüyle, Freud’un tabularıyla bunca ağırlaşmışken, o çocuksu ses bizi hayatın en basit, en yaşanılası oyun alanına davet ediyor. Biz hayatı bir savaş ya da çözülmesi gereken karmaşık bir denklem sanırken, o incecik yankı bize yaşamın sadece sırtlanılacak yeşil bir çanta kadar sade olabileceğini öğretiyor ve bunu bizi taklit ederek yapıyor, yapabiliyor, ne mutluluk!

Gecenin sonuna doğru, masada bir çöl beliriyor. Hiç ayak basılmamış, kimsenin cesaret edip bozamadığı o korkutucu beyazlık. Ortasına kurşun kalemle usulca, incecik bir çember çekilmiş. Fırçalar pusuda, yeşil kupa şahit. “Sonsuzluk lekemize başlıyorum” diyorsun. “Kendilerini ilgilendirmeyen şeyleri dert edinenlerin” tam tersine, dünyayı dışarıda bırakıp sadece kendi lekemizi, kendi kusurumuzu, o ufacık çemberimizi dert ediniyorsun o an. Kusursuzluğu arayanların aksine, biz kendimizi o bembeyaz heplikte buluyoruz.

Biz ki, “evetsiz, hayırsız, gönüllü yakın, gönüllü uzak” dolanmayı marifet sayan; kıyılardan geçip, uça uça uzaklaşmayı, hep öteleri ve yüksekleri arzulayan o yorgun özgür tinleriz. Ama günün sonunda, o bitmek bilmez uzaklaşma hevesini usulca geride bırakıp, herkesten ve her şeyden ayrıksılaşarak çemberinin içine düşüyoruz. Yüzümüzü yaşama yarı yarıya dönmüşken, o yeşil kupanın yanındaki beyaz kağıtta sonsuzluğa bir renk, bir leke bırakıyorsun bizim için.

İki gece sonra… O çemberin içi kendi rengini bulacak, o çocuksu yeşil hafiflik sırtıma yerleşecek ve o uçup gitmeyi seven kuş, kanatlarını senin yamacında kapatacak. Ben bu gece o fırçanın suya değdiği anı, suyun usulca bulanmasını ve yüzünü güneş lekesine dönen minnettar yorgunluğunu düşleyerek, yanındaki o boşluğa kıvrılacağım sevgilim. Güzel gecelerimiz olsun..