Yolun Yarısı Artı Bir
Yolun yarısı artı bir, tam yolun yarısı. İkimizin de sırt çantasında yarım kalmış “sonsuza dek”ler, bitmiş müşterek olma halleri, sonrasında yara bandı niyetine girişilmiş ama dikiş tutmamış o tanıdık denemeler var. Biz seninle temiz, üzerine hiçbir şey yazılmamış bembeyaz sayfalar değiliz; aksine, altını çize çize, bazen kağıdı yırta yırta okuduğumuz kitapların son demlerinde, o en ağır paragrafların arasında rastlaştık.
İşte tam da bu yüzden, içimde filizlenen bu kıskançlık çok tuhaf geliyor bana ve de çok haksız. Bildiğimiz o bariz, o sıradan “Neredeydin, kiminleydin?” kıskançlığı değil bu. Bir başkasının sana dokunmuş olma ihtimali değil beni delen; senin o yirmili yaşlarındaki acemi, dünyayı ilk kez keşfeden heyecanlarına, o ilk “büyük” hayal kırıklıklarına, benden önce yürüdüğün o yollara şahitlik edememiş olmanın yarattığı sessiz sızı. Başkalarının seninle yaşadığı o “ilk”lerin geçmişte donup kalmış anılarına duyulan absürt, zamanı geri alamamanın çaresizliğiyle yoğrulmuş bir hasret hali.
Oysa ben her şeye karşı şerbetliydim, öyle sanıyordum. Bütün o yıkımları atlatmış, içeriye kimsenin sızamayacağı, rüzgarın bile esmediği o güvenli ve hissiz duvarlarımı örmüştüm. Ta ki o boğucu havasızlığın ortasında sana çarpana dek. *Nefes almak için pencereyi değil de fotoğraflarını açtığımda anladım sana yenildiğimi.*Ve insan birine böyle güzel, o kalın duvarlarını kendi elleriyle yıkarak, böyle savunmasız yenildiğinde, onun sadece bugününe değil, kendisinin hiç var olmadığı o dününe de kök salmak istiyor. İmkansızı, zamanı bükmeyi arzuluyor.
Halbuki ben en ağır muharebeleri geride bıraktığıma inandırmıştım kendimi. Sevgilim, savaşın ortasında vurulmak mutlaktır, beni bahar bahçe bir güzelliğin ortasında kurşuna dizdiler. Ayrılıkların, krizlerin, bitişlerin o kanlı siperlerinden sağ çıkıp; tam da silahımı bırakmışken, senin o dingin, o huzurlu maviliğinde, sırf geçmişindeki o ilk anlarda yokum diye kendi kendimi vurmam tam olarak bu işte. Kurşun dışarıdan gelmiyor, o huzurlu bahçenin tam içinden, benim bu yersiz zaman kıskançlığımdan sekip kalbimi buluyor.
Kıskanıyorum, evet. Senin o eski kahkahalarını, o zamanlar dinlediğin şarkılardaki o taze hislerini, benden bağımsız attığın o toy adımları.. Ama bu kıskançlık beni çirkinleştirmiyor, kinlendirmiyor; aksine garip bir şekilde beni o hisse, sana teslim ediyor. Haklı çıkma telaşım yok artık, sadece yanmayı izlemek var. *Beni yandığım ateşe hayran hayran bakarken görmüşler.*Kendi kendimi yaktığım bu geçmiş zaman ateşinden kaçmıyorum artık; senin bütün o yaşanmışlıklarının, kırılmışlıklarının seni bugünkü “sen” yaptığını, o ateşe hayran hayran bakarak usulca kabulleniyorum.
Sonra sabah oluyor sevgilim. İşte o an anlıyorum ki, “ilk” olmak her zaman en derine inmek demek değil. Belki ilk gençliğimizin o telaşlarını birlikte yaşamadık ama yolun yarısında o demlenmiş, ne istediğini bilen, acının da sevincin de kıymetini anlayan olgunluğuyla birbirimizin ellerini tutuyoruz. İlk kez, ben çekiniyorum, sen promilin cesareti belki de, masanın benim tarafıma uzatıyorsun ellerini. Daha önce gidilmiş şehirlere, dinlenmiş şarkılara, yürünmüş yollara şimdi o kendi hikayemizin mührünü vuracağız. Bizim eskilerin üzerine yepyeni, sarsılmaz anlar koyabilme, o yolları baştan inşa edebilme yeteneğimiz var.
Hem sendin diyen, çok eskiden, bizden dahi önce, insanlar eski evleri törenle kapatıp, üzerine yeni ev inşa ediyorlarmış. Bizim o eski enkazları kapattığımız törenimiz hangisiydi sevgilim? Sen ellerini uzattığında, benim o elleri sımsıkı tuttuğum o masadaki an mıydı temelimizi attığımız yer?
Dünyada yaşanacak hiçbir “ilk” kalmamış gibi görünse bile, nefes alınan her saniyeyi “biz olarak” yaşamanın o bakir, o el değmemiş heyecanı duruyor önümüzde. Geçmiş kiminle yazılmış olursa olsun, bu uyumsuzların kusursuz hikayesinde geleceğin mürekkebi şimdi ikimizin elinde; aynı kalemi, aynı hesapsız hevesle tutuyoruz.