Uyum-suz
Düşünmek rasyonel aklın, düşlemek ise savruk kalbin mesaisi. İkisinin arasında dolanıyorum bugünlerde. Bir miktar zamana yayılan o ölçülebilir süreler üzerine, bir miktar da hiçbir ölçüye sığmayan bizler üzerine, bir miktar kıskanmak üzerine duruyorum mesela; yani o karanlık, o ilkel sahiplik güdüsü. Birine sahip olabildiğini düşünmenin kibri ile sadece ona ait olmayı düşlemenin teslimiyeti arasında gidip geliyorum. Bu iki diyar arasında -ki en büyük sahipliğim zihnimde inşaa ettiğim bahçelerim, bir kaç medeniyet öncesinden, Babil’den- birbirine çarparak hayatta kalan iki tuhaf mekanizmayız biz. Çarpışan arabalara binelim mi sevgilim sana en yakın lunaparkta?
Gurursuzuz.
Gurur, insanın yara almamak için ördüğü o en kalın duvar, en ucuz savunma mekanizması. Ama biz birbirimize karşı o kadar gurursuzuz ki, kendi zayıflıklarımızı, yenilgilerimizi, acemiliklerimizi kendi ellerimizle o masaya koyuyoruz birbirine değen iki bardağın çınlamasının hemen ardından. Haklı çıkmanın o soğuk, rasyonel zaferindense, haksız olup iki kadeh daha doldurmayı seçiyoruz. Diz çökmek değil bu; sadece birbirimizin karşısında ayakta durma, yenilmeme telaşından kendi rızamızla vazgeçmek. Diz çökmeler aynı değil ve bazı teklifler diz çökmeksizin edilebiliyor, sırf benzemesin diye, geçmişim geçmişine, geçmişin geçmişime.
Arsızız.
Dünyanın (hem senin hem de herkesin dünyasına, ayrı ayrı ve birlikte) bütün o nezaket kurallarına, sınırlarına, “zamanlama meselelerine” karşı yüzsüz bir ısrarımız var. - Ve evet, insan en çok kendine ısrar edince devam edebiliyor yürümeye. - Gecenin bir yarısı akla düşen o arsız özlem, yanındayken hem de, karışmışken canına, hiçbir mantıklı açıklamaya ihtiyaç duymadan kapıyı çalabiliyor. Kapıyı kilitledik sevgilim, korkma. Geri çevrilme ihtimalini umursamadan, son damlalarımıza ortak olmak istiyoruz; çekinmeden, sakınmadan, kim ne der diye o ağır hesaplara girmeden.
Kavgacıyız.
Öyle uslu uslu, aman kırılmasın diyerek, parmak uçlarımızda yürüyerek sevmiyoruz biz. Sözcükler ağırlaşacak, iki inatçı en şiddetli haliyle birbirine çarpacak. Ama bu, yıkmak için yapılan bir savaş olmayacak. Aksine, birbirimizin sınırlarını, en gerçek, en makyajsız halini görebilmek için kasten çıkardığımız bir arbede olacak. Kavgamız bile bir tür bağ kurma biçimi; olası kast.
Deliyiz.
Aklı başında hiçbir insan aynı ateşe bu kadar bilerek ve isteyerek yürümez. O döngünün başa saracağını, yorulacağımızı, ayağımıza o tanıdık ağrının saplanacağını bile bile o ilmeği tekrar birbirimize atıyoruz. Rasyonel olan her şeyi kapıda bırakıp, kendi yarattığımız o disleksik gerçeğin içinde delice bir inançla savruluyoruz.
Özgünüz.
Modern zamanın o sürdürülebilir, öngörülebilir yatırım tavsiyelerine hiç uymuyoruz. -insana yatırım yapmak sözü babam söylediğinde anlamlı, ben söylersem çiğ- Kimsenin ezberine, kimsenin doğru tanımına ya da o “güvenli şeritlere” sığmıyoruz. Bizim kendi alfabemiz, kendi masamız var. Uyumumuz, başkalarının kakofoni saydığı o sağır edici gürültünün ta kendisi.
İstekliyiz.
Yorulduğumuz, hissetmek ile düşünmek arasındaki cambazlıktan bitap düştüğümüz o anlarda bile içimizde usulca harlayan o heves hiç bitmiyor. Bundan bir müddet sonrasının ertesi sabahı kahvemizi yaparken, bunun bir müddet sonrasının dününe dair tüm ağır kelimelerin üzerine birbirimize doğru yürümeye, o eksilmeyen hevesle - ancak yeni güne - yeniden başlamaya hazır olacağız.
Doyumsuzuz.
Ne kadar an biriktirirsek biriktirelim, o koca zaman diliminde sana ayırdığım, bana ayırdığın hiçbir süre yetmiyor. - ruhunda bir hafızası var mı sevgilim, bu soru zihnimi meşgul ediyor? - Bir bakışın, bir cümlen, o sadece bizim duyduğumuz tanıdık frekans.. Hepsinin dibini sıyırıp daha fazlasını istiyor bu ruh. Hayatın kafası güzelken, o masadan hiç kalkmamak, o sarhoşluğu hiç ayılmadan sonsuza kadar yaşamak istiyoruz.
İşte bütün bu arızaların, bu yorucu defoların bir araya gelip kusursuz bir daire çizmesine “uyumsuzların uyumu” demek istiyorum ben. Dünyanın anlamsızlığına, hiçbir şeyin garantisi olmamasına ve o koca kayanın dönüp dolaşıp aynı yere yuvarlanacağına inat.. O kayayı dağın zirvesine doğru itmekten vazgeçmeyen, o absürdün içinde kendi anlamını yaratan iki uyumsuz insanız biz. Hayatın hiçbir rasyonel denklemine uymayan bu yorucu döngü, sırf biz omuzluyoruz diye, sırf bu kavgayı ve arsızlığı kendi rızamızla seçiyoruz diye anlam kazanıyor.
Tepeye varmak umurumda değil sevgilim; bizim mükemmel uyum-suzluğ-umuz, o ağır kayayı beraber iterken hissettiğimiz o nefes nefese yorgunlukta gizli.