1709,1870
Senin adını İsabel koydum bu mektupta. Operasyonlara kod adı uyduran casus filmlerinin Hollywood senaristleri gibi yaptım bunu; onlar çöle fırtına, şafağa kızıl der, ben sana İsabel dedim. Akıl sayılarla konuşuyor ya hani - 1709, 1870 - Kalp de isimlerle. İkisini de başlığa yazdım, hangisi seni bulursa.
Hiç tanımasam da, bütün İsabel’lerde şubatın ortasında dahi yazdan kalma bir güneş yanığı olur diye düşünüyorum. Omuz başlarında belki, belki burnunun tam üstünde; kışın göbeğinde yazı kaçak taşımanın sıcaklığı. Dans etmeyi bilmeyenleri vardır belki de, ama hepsi dans edenleri izlemeyi seviyordur ve yaşadıkları yerlerde mutlaka dans edenler vardır İsabel. Meydanlarda, mutfaklarda, düğünlerin en yorgun saatlerinde. İsim dediğin böyle bir şey olmalı zaten; taşıyanına iklim biçen bir şey. Nüfus müdürlükleri bilmez bunu..
Operasyonlara kod adı koyan senaristlerin kafasını bana yaşatan, gittiğim bir alışveriş merkezinde gördüğüm kitap standı oldu sevgilim. Onlarca markanın onlarca metrekare mabedi olan bir alışveriş merkezinde, standı yürüyen merdivenlerin tam bittiği yere koymuşlar. Alışveriş merkezinde yürümeyen merdiven yok, biliyorsun; yürüyen merdivende yürüyen insan da yok. Yürüyen merdivende yürümeyen insanlar bittiği zaman zevk aldıkları tembellikleri - ki insan emek sarf etmeden katları aşmayı çok sever, biliyorsun - dursunlar, soluklansınlar, bir de kitaplara baksınlar diye düşünmüş birileri. Tembelliğin artçı sarsıntısından bir okur devşirmek. Basamaklar seni taşısın, sen hiçbir şey yapma; yeter ki inişte gözün bir kapağa takılsın.
Bir de şunu düşündüm merdivenin dibinde beklerken: yürüyen merdiven de bir döngü aslında. Basamaklar yukarı çıkıyor, tepede usulca yatıyor, kimsenin görmediği o karanlıktan dönüp başa geliyor. Biz taşındığımızı sanıyoruz, oysa basamak hep aynı basamak. Katlar arası bir sema bu; huşusu alınmış, motoru takılmış. Döngü.. Bunu standın başındaki çocuğa söylesem güler, sana söylüyorum.
Aslında İsabel, evli erkeklere orospuluk yaparak sokak hayvanlarının karnını doyurmak bu. Tam olarak bu. Mabedin en kalabalık, en günahkâr köşesinde tezgâh açacaksın; müşterin zaten başka bir şeye gelmiş, sana ayıracağı olsa olsa bir bakışın artığı. O artıkla geçineceksin ve kazandığını götürüp aç bir şeyin - bir sokağın, bir midenin, bir cümlenin - önüne koyacaksın. Kutsal ile kirli aynı bedende. Kitap orada işte, vitrinlerin arasında öyle duruyor; kendini satarak kendinden büyük bir şeyi besliyor.
Bağışla beni İsabel, argo kullanıyorum diye. Sen gidince yanımdan (daha edebi olmalıydı bu cümle, biliyorum; giden benim, gelen de benim, ama mektup benim mektubum, coğrafyayı ben çizerim) annesinin radarından çıkmış çocuklara dönüyorum. O çocuklar ne yapar bilirsin: ellerine ne geçerse oyuncak eder ve her oyuncağı eninde sonunda kırarlar. Benim elime kelimeler geçiyor. Oyuncağım kelimeler oluyor, kırmak da küfretmek.
Çocuk oyuncağı neden kırar; içini merak ettiğinden. Ben de kelimeyi kırıp içine bakıyorum; “orospuluk”un içinden fedakârlık çıkıyor mesela, kimseye söyleme. Radar geri açıldığında - sen geldiğinde yani - hepsini toplar, üstümü başımı düzeltirim. Söz.
Bir ezgi çalıyor sol kulağıma - sol, kalbe yakın olan taraf, biraz da politik, yön nasıl politize edilebilir ki? - Nâzım’ın konçertosundan. Küçük bir çocuk şiir okuyor; Nâzım’ın yazdığı, çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler diyen o şiiri. Sesi henüz notaya oturmamış, iyi ki oturmamış; ezberle dua arasında bir yerden okuyor. Kapıları çalan o kız çocuğu yetmiş küsur yıldır aynı kapıları çalıyor İsabel ve kapılar hâlâ açılmıyor; açanlar da eşikten şeker değil, taziye uzatıyor.
Ama her gün bir başka özenti Küçük Prens oluyor İsabel. Gülünü sigortalatmış, tilkisini kurumsal eğitime yazdırmış, gezegenine otopark çizdirmiş prensler; “evcilleştirmek”i ezberlemiş, sorumluluğunu sözleşmeye bağlamışlar. Öldürüyorlar her geçen gün güzel olan ne varsa; törensiz, tantanasız, kod adı bile koymadan. Belki de bu yüzden kod adı koyuyorum ben sana. Gerçek isimler öldürülüyor çünkü güpegündüz, sokağın orta yerinde, bir kalabalık tarafından, sopalarla..
Sen orada, şubatın ortasındaki güneş yanığınla, dans edenleri izlemeye devam et İsabel. Ben burada, merdivenin dibindeki standdan aldığım kitabı - evet, aldım; en az bir sokak hayvanı bu akşam tok - koltuğumun altında taşıyorum. Kelimelerimi kırdım, küfrettim, topladım.
Gecenin karanlığı üzerimize olsun..
Yükleniyor…