Dil ile Anlatılanlar
Türkçede insan, cümlenin başında değil sonundadır. Kim olduğunu en son söylersin; bütün olanları anlatır, sonra en arkaya bir harf koyar ve o harf her şeyin kime ait olduğuna karar verir. Bir dilin en küçük parçası, en büyük kararı verir: kim içeride, kim dışarıda. Aşağıdakiler o kararların dökümüdür.
Birinci tekil
Birinci tekil dünyaya kafa tutar. Yalnızdır.
Sonuna koyduğu o tek harf bir duvardır. “Geldim, gördüm, yendim.” Bir imparatorluğun bütün övünmesi Türkçede üç ek eder.
Birinci tekilin ayrıcalığı, dışarıdan yalanlanamamasıdır. “Üşüyorum” cümlesini kimse çürütemez. Dünyayla ilgili her cümle tartışmaya açıktır, kendinle ilgili olan değil. İşte kafa tutabilmesi buradan gelir. Elinde kimsenin göremediği bir kanıt vardır ama aynı sebepten yalnızdır. Tanığı yoktur. Kanıtı sadece kendisidir.
Aynı zamanda Türkçede “ben” demeye gerek yoktur, ek zaten söyler. İnsan “ben” dediğinde fazladan bir şey söylüyordur, ısrar ediyordur. İlginçtir, insanlar “ben” kelimesini en çok kendilerini savunurken kullanır. “Ben yapmadım.” “Ben istemedim.” “Ben öyle demedim.” Özne, suçlandığı anda görünür olur.
Birinci çoğul
Birinci çoğul eki fiili ikinci kişi ile birlikte sahiplenmektedir.
Türkçenin burada bir gizi vardır ve bu giz onun en güzel noktalarında biridir; “gidiyoruz” dediğinde karşındakinin dahil olup olmadığı belli değildir. Kimi diller bunu ayırır, biz ayırmayız. Bu yüzden birinci çoğul hem en konuk sever hem en gasp edici kelimedir. İzin istemeden mülkiyet dağıtır.
Bir gün biri sana “biz” der. Hiçbir kağıt imzalanmamıştır ama bir sınır geçilmiştir ve geri dönülmez ya da bir gün biri senin dahil olmadığın bir çokluk için “biz” der, henüz içinden çıkılmamış çemberi anlatır.
Aynı ek başka ellerde de başka iş görür. Doktor “nasılız bakalım” der ve bedenini senden alır. Devlet “biz” der ve arkasına saklanacak kadar kalabalıklaşır. Yazar “kanaatimizce” der, tek kişilik cesaretini çoğula yayar.
Ve şu; her “biz”, kurduğu çemberle birlikte çemberin dışını da kurar. Bir kelime hem ev hem duvardır; yıkılabilir ya da yıkılamayabilir, sağlamlığı “ben”e bağlıdır.
İkinci tekil
İkinci tekil, çağrılabilen tek kişidir.
Dua ikinci tekildir, beddua da, aşk mektubu da. Hepsinde ortak olan şudur; cevap beklemezler, yüz beklerler. “Sen” demek için karşındakinin orada olması gerekmez, orada olduğunu varsayman gerekir. Dilin en cömert varsayımı budur.
Kişi kendine kızarken de bu eke geçer. “Ne yaptın sen?” Suçlayabilmek için insan önce ikiye ayrılır; biri konuşur, öbürü dinler. İçerideki mahkemenin dili ikinci tekildir.
Bir de mezar taşları vardır. Ölülerle hep “sen” diye konuşuruz - cevap veremeyecek olan tek kişiye, cevap istemeyen tek ekle. “Rahat uyu.” “Işıklar içinde uyu.” Konuşmanın en imkansız hali, dilin en yumuşak ekini seçer.
İkinci çoğul
Saygı, insanı çoğaltarak yapılır. Türkçede birini kendinden uzaklaştırmak istiyorsan önce onu büyütürsün: “Siz”. Araya bir kişi daha koyarsın, o kişi orada olmadığı halde mesafe tutar. Nezaket, süslenmiş uzaklıktır.
Resmî yazının, dilekçenin, duruşma salonunun eki budur. “Beyan ediniz.” Kimse kimseyle konuşmaz orada; herkes birbirinin kalabalık haliyle konuşur.
En acımasız kullanımı ise kavgadan sonra “siz”e dönmek. Hiçbir hakaret, bir ekin geri alınması kadar incitmez. Bir gün seni tanıyan biri sana yeniden çoğul diye seslenirse, bil ki kapı kapanmıştır.
Kalabalığa seslenen kişi de aslında hiç kimseyle konuşmuyordur. “Siz”in çok olduğu yerde, muhatap yoktur.
Üçüncü tekil
Üçüncü tekil eki kişiyi çemberin dışında tutmaya yarar. Ama işin asıl sertliği şuradadır; Türkçede üçüncü tekilin eki yoktur. Geldim, geldin, geldi. Hiçbir eki yoktur. Dışarıda bıraktığı kişiye dil bir harf bile harcamaz. Dışlama o kadar tamdır ki, işaretlenmeye bile değmez.
Odada oturan birinden “o” diye söz edildiğini duydunuz mu hiç? Orada olduğu halde dışarıda bırakılmak, hiç bulunmamaktan beterdir.
Hukukun dili de üçüncü tekildir: davacı, müvekkil, sanık. Bir acıyı taşınabilir kılmanın tek yolu ondan bir adım uzaklaşmaktır; dosyalar bu yüzden kimseye “sen” demez.
Ve yas. Yas, “sen”den “o”ya geçmenin adıdır. Bir sabah, hala konuştuğun kişiyi anlatmaya başlarsın. Ekler yer değiştirir ve ölüm o zaman gerçekleşir.
Üçüncü çoğul
Adı olmayanların ortak adıdır.
Türkçede en çok korkulan cümleler faili olmayanlardır: demişler, görmüşler, kesmişler, almışlar. Bir suçlamayı kimseye ait olmadan taşıyabilmenin yolu bu ektir. Dedikodunun, el alemin, devletin kipi. Kimse bilmez kim olduklarını, herkes onlardan çekinir. Bilinmezlik, kalabalıklaşınca güç olur.
Eskiler saygıyı da buraya taşır; “Paşa hazretleri teşrif ettiler.” Yine çoğaltarak, yine uzaklaştırarak. Sevmek dışında her şeyi çoğaltarak yapıyoruz ne garip.
Ve nihayet, “biz” ancak bunun sayesinde ayakta durur. Onlar olmasa, biz kurulamaz. Her çemberin bir dışı olmak zorundadır; üçüncü çoğul, o dışın adıdır.
Gizli özne
Sonuncusu.. Gizli özne Türkçenin marifetidir. Özne söylenmese de vardır. Fiilin sonuna sinmiştir, orada bekler. Geldi. Kim? Söylenmedi. Ama yok değil, sadece söylenmedi. Bu ikisi arasındaki fark, bütün mesele.
Bir ömür, öznesi hiç söylenmeden anlatılabilir bu dilde. Budandı. Dikildi. Bırakıldı. Kim budadı, kim dikti, kim bıraktı? Bümle bunu taşımak zorunda değildir; taşımaz da. Ölü adamın bahçesinde bütün cümlelerin öznesi gizlidir. Adı geçmez ama her dalda eki durur. Yolu o açtı, ağacı o dikti, taşı o taşıdı; şimdi hiçbiri onu söylemiyor, hepsi onu gösteriyor.
Sonunda herkesin başına gelen budur sanırım; adımız düşer, ekimiz kalır.
Yükleniyor…