Pisan Zapra (Malayca – Bir muzu yiyene kadar geçen süre)
Sıkıntı, sıkmaktan gelir. Dilimiz bu hali zihinsel değil mekansal kurar, bir şey daralır, bir şey sıkışır. Sıkıldığını söyleyen insan bir düşünce bildirmez, bir ölçü bildirir; kendisine ayrılan yerin dar geldiğini söyler. Üstelik sıkılan akıl da değildir bizde, candır. Canı sıkılmak - hayatın kendisinin sıkışması.
Başka diller aynı yeri başka kapılardan bulur. Almanca sıkıntıya “uzun süre” der; “Langeweile”. Sıkılan insan, zamanın uzunluğunu fark eden insandır; sıkılmayan insan zamanı hiç görmemiştir, çünkü dolu zaman şeffaftır, ancak boş zaman görünür. İngilizce delmek ile ilişkili bir yerden türetir; “Get bored”, sıkılan insan delinmiş insandır, içinden zaman akıp gider ve akarken bir şey bırakmaz. Fransızca nefretten; “s’ennuyer”. Latince bıkmaktan türeyen kelime (“taedium vitae”) ise Almanca’ya kaygı olarak geçmiştir; yani dar olan ile kaygılı olan aynı kökten çıkar. Türkçenin sıkıntısı ile Batı’nın kaygısı, farkında olmadan aynı odada oturur.
Buradan şu çıkar; sıkıntı bir yokluk değildir, bir görünürlüktür. Bir şeyin eksildiği değil, bir şeyin ilk kez ortaya çıktığı haldir. Ortaya çıkan şey zamandır - ve zamanın ortaya çıkması, insanın hoşuna gitmez.
Sıkıntıyı yaratılışın başına koyan da vardır. Tanrılar sıkıldıkları için insanı yarattılar; insan yalnız kaldığı için sıkıldı, çoğaldı; çoğalınca kalabalıklar halinde sıkıldı. Şaka gibi kurulmuş bu soy ağacının ciddi tarafı şudur; sıkıntı, yaratmanın sonucu değil sebebidir. Doluluk hiçbir şey doğurmaz; doğuran boşluktur. Ve can sıkıntısı bütün kötülüklerin kökü sayılmışsa, bunun nedeni kötülüğe yol açması değil, insanı kendi eliyle bir şey yapmaya mecbur bırakmasıdır - o şey iyi de olabilir, kötü de.
Aynı yerden bir de reçete gelir; münavebe. Ekin nöbeti. Toprağı değiştirme, ekini değiştir. Aynı hayatın içinde konuyu çevir, kendine sınır koy, keyfî biçimde hatırla ve keyfî biçimde unut; hiçbir şeye fazla bağlanma ki hiçbir şey seni tüketmesin. Bu, sıkıntıyı yenmez; sıkıntıyı döndürür. Tarla aynı tarladır, yalnızca her yıl başka bir şey ekilir ve toprağın dinlenmesine hiç izin verilmez.
Çağın yaptığı şey tam olarak budur, ama artık elle değil. Münavebe makineleşti çağımızda. Cebimizdeki alet, ekin nöbetinin sanayileşmiş halidir. Konu bitmeden konuyu değiştirir, sıkılma ihtimalini sıkılmadan önce sezer ve önünü keser. İlgi ve körlük alanlarınızı algoritmik olarak hesaplar ve önünüze serer. Bunu bir hayvana yemini veren çiftçi edasıyla yapar. Günümüzde kimse artık kendi ekinini seçmiyor; tarla kendi kendine dönüyor. Günümüzün bu düzeni kaosu besleyen ve kendi düzenini kaosa borçlu olan Dünya’ya aykırıdır ve insan böylelikle dünyadan, yeryüzünden ve gökyüzünden kopmaya başlar.
Sıkıntıyı derinlemesine incelemeye başladığımızda ise, sıkıntının dereceleri olduğunu görürüz ve mesele buradan sonra ilginçleşir:
· Birincisi, bir şey tarafından sıkılmaktır. Taşrada bir yerde bulunan çok öncelerinde çok sonraları öngürülerek ya da ölgörülmediği için inşaa edilen tren istasyonunda dört saat sonraki treni beklersiniz. Yapacak bir şey yoktur, olan tek şey zamandır. Saate bakarsınız, bakmakla zamanı hızlandırmaya çalışırsınız, hızlandıramazsınız. Tabelayı okursunuz, sonra tekrar okursunuz, ağaçları sayarsınız, yolun taşlarıyla oynarsınız. Bu oyalanmaların hepsi aynı işi görür; zamanı görmemek. Ve burada sıkan şey bellidir, suçlu bulunmuştur - tren. İnsan suçluyu bulduğu sürece rahattır.
· İkincisi, bir şeyde sıkılmaktır. Davete kendi isteğinizle gidersiniz. Yemek iyidir, sohbet fena değildir, kimse sizi tutmamıştır, hiçbir an “sıkıldım” demezsiniz. Dönüş yolunda, kapıyı açarken, tuhaf bir şey fark edersiniz; bütün akşamı kaybetmişsinizdir. Burada sıkan bir şey yoktur; suçlu yoktur. Sıkıntı içeriden gelir, davetten değil, vakit geçirme biçiminin kendisinden. Kanımca en tehlikeli sıkılma derecesi budur, çünkü kendini eğlence olarak gösterir. İnsan, oyalandığını fark ettiğinde değil, oyalanmayı hayat sandığında kaybeder.
· Üçüncüsü, öznesi olmayan sıkıntıdır. “Ben sıkıldım” değil, “insana sıkıcı geliyor.” Sıkan bir şey aranmaz, sıkılan biri de bulunmaz. Her şey kayıtsızlaşır - nesneler, işler, insanlar, kendiniz dahil. Hiçbir şey sizi çağırmaz. Bu, hastalık gibi görünür ama değildir. Çünkü tam da hiçbir şey bize hitap etmediği anda, varolanların bütünü ilk kez tek parça halinde görünür. Dünya bize bir şey söylemeyi bıraktığında, ilk defa dünyanın kendisi duyulur. Ve o kayıtsızlığın içinde geriye tek bir şey kalır; yapabilecekleriniz. İmkanlarınızla baş başa kalırsınız, üstelik hiçbiri sizi cezbetmezken. Derin sıkıntı bir yoksunluk değil, bir açığa çıkarmadır.
Şimdi çağın marifeti anlaşılır. Çağ sıkıntıyı ortadan kaldırmadı; birinci ve ikinci dereceyi sonsuzlaştırıp üçüncüsüne geçit vermiyor. Doldurulan şey boşluk değil, boşluğun eşiğidir. Sıkıntı derinleşmeye başladığı anda bir bildirim gelir, bir video başlar, bir sıra ilerler.
İnsanı sıkıntıdan kurtarmıyorlar, sıkıntısının derinleşmesinden kurtarıyorlar (!) - ki derinleşmiş sıkıntının bir adı daha vardır: kendiyle karşılaşmak. Karşılaşmak da mekansal bir kelimedir. Karşı, insanın önünde duran taraftır; karşılaşmak için iki yer, iki taraf gerekir. Sıkıntının işi burada tuhaf biçimde tersine döner; daraltır, ama daralttıkça bir şeyi yaklaştırır. Yer azaldıkça odada kalanların sayısı azalır, en sonunda karşınızda tek bir kişi kalır. Sıkıntının dar odasında iki kişi vardır; siz ve sizden başkası olmayan biri.
Ürkütücü olan da bu ikincinin yabancılığıdır. İnsan kendisine sahip olduğunu sanır; sabah aynada gördüğü, gün içinde adıyla çağrılan, akşam yorulan şey kendidir. Oysa sahip olmak başka, karşılaşmak başkadır; karşılaştığımız şey bizim koyduğumuz değil, bizim karşımıza çıkandır. Yıllardır taşıdığımız kişiyi ilk defa dışarıdan görürüz ve kim olduğunu bilemeyiz.
Bilememenin sebebi bellidir. Sıkıntının içinde ilk susan şey rollerdir. Meşguliyet insana kim olduğunu söylemekle kalmaz, sormayı da gereksiz kılar; yapılacak bir iş varken kimlik sorusu çoktan cevaplanmıştır - ben bu işi yapan kişiyim. İş bitince cevap da biter. Sıkıntı mesleği, unvanı, görevi, sırayı, programı elden alır ve geriye cevap veremeyen bir “ben” bırakır. Kişi orada bir eksiklik gördüğünü sanır; oysa gördüğü şey eksiklik değil, kimliğin baştan beri ödünç alınmış olduğudur.
İnsanlığın en eski ve en kazançlı uğraşı bu yüzden oyalanmadır. İnsanın bütün mutsuzluğu, bir odada tek başına sessizce oturmayı bilmemesinden gelir der Pascal. Avlanan adam tavşanı istemez, avı ister; tavşanı hediye etseniz bozulur, çünkü istediği et değil, kendisiyle kalmasını engelleyen o koşuşturmadır. Kralın etrafındaki kalabalık da bir ihtişam değil, bir düzenektir; kral yalnız kalmasın diye kurulmuştur. Bugün o düzenek küçüldü, cebe girdi, herkese yetecek kadar ucuzladı - artık kral olmaya gerek yok.
Peki insan kendisiyle kalınca ne görür de bu kadar kaçar? Yazının başında söylenen şey burada ikinci anlamını verir; sıkıntı zamanı görünür kılar. Ama görünen zaman yalnızca uzun değildir, aynı zamanda sayılıdır. Boş bir öğleden sonranın uzunluğunu fark eden insan, aynı hamlede ömrün kısalığını fark eder; ikisi aynı bakışın iki yüzüdür. “Zaman geçmiyor” derken kastedilen ile “zaman ne çabuk geçti” derken kastedilen aynı şeydir - fark edilmiş zaman, sonu olan zamandır. Kaçılan şey sıkıntı değil, sıkıntının gösterdiğidir.
Fakat kaçmanın bedeli vardır; kaçma eyleminin sürekliliği karşılaşacak kimse kalmaması sonucunu doğurur. Hiç yalnız kalmamış insan kötü biri olmaz, hiç kimse olmaz. Rollerinin toplamı olur, sorulduğunda özgeçmişini okur. Kendisiyle tanışmamış olanın kendisi hakkında bir fikri de yoktur, yalnızca hakkında söylenenler vardır.
Ve karşılaşmanın son bir şartı daha vardır. Karşılaşmalar yer ister. İki tarafın da durabileceği, birbirini bekleyebileceği bir aralık. Ve sonrası için denilebilir ki, derin sıkıntı bir boşluk açar. O boşluğun eski bir adı vardır: skholē.
Kelime bize okul olarak gelmiştir, ama aslı boş zamandır. Latince buna “otium” der, işe de “negotium”: nec-otium, yani boş-zaman-olmayan. Yüzyıllar öncesinde dahi dilin kurduğu düzene bakarsanız - asıl olan boşluktur, iş onun olumsuzlanmasıdır. Çağımızda ise modernleşme ile tam tersi bir ilişki kurduk: iş asıl, boş zaman ondan artan. Oysa kelimenin hafızası şunu söyler; çalışmak, boş zaman için yapılır. Savaşılır ki barış olsun, çalışılır ki boş zaman olsun; ve amaç sonda durandır, ortada değil.
Boş zamanın en yüksek haline seyir denir. Hiçbir işe yaramayan, hiçbir şey üretmeyen, kendinden başka bir amacı olmayan bakış (!). İnsanın en yüksek etkinliğinin en verimsiz etkinliği olması bir çelişki değil, bir ölçüdür. Verimli olan her şey başka bir şeye hizmet eder, dolayısıyla kendisi amaç değildir. Boş zaman kendini amaçlar ve boş zaman tembellik değildir. Tembel insanın boş zamanı yoktur; tembel insanın oyalanması vardır. Boş zaman, taşınması en zor yüktür, çünkü onu doldurmak zorunda değilsinizdir.
Peki bu boşlukta düşünce iner mi? İnmeyebilir. İnmesi emredilemez.
Düşünce “ben” istediğim için değil, “o” istediği için gelir; insan kendi düşüncesinin sahibi değil, ev sahibidir bile değil, olsa olsa nöbetçisidir. Bu yüzden derin düşünce üretilemez, yalnızca beklenebilir. Ve beklemek, boş zamanda beklemektir; yani sıkıntının içinde beklemektir. Ruhun rüzgarsız durgunluğu, yaratıcı insanın kaçındığı değil, katlandığı haldir. İyi rüzgarı bekleyen, önce durgunluğa dayanmayı öğrenir. Küçük ruh durgunlukta paniğe kapılır ve kürek çeker; kürek çekerek varılan yer, gidilmek istenen yer değildir. Homeros bunu bize rüzgârsız denizde küreklere sarılan mürettebatı imgeleyen epik bir dille anlatır.
Katlanmanın bir de okuma hali vardır; yavaş okumak. Filoloji, kelimeyi hızlı yutmayı değil geviş getirmeyi öğretir; bir cümleyi ikinci, üçüncü kez çiğnemeyi. Hızlı okuyan çok şey bilir, yavaş okuyan az şey düşünür. Aradaki fark, biriktirilenle sindirilen arasındaki farktır.
Ve buradan düşünmenin en can sıkıcı özelliğine geliriz. Düşünme geriye hiçbir şey bırakmaz.
Bilmek ile düşünmek aynı işlem değildir. Bilme sonuç üretir; sonuç biriktirilir, aktarılır, kullanılır, satılır. Düşünme sonuç üretmez. Her seferinde baştan başlar, kendi ördüğünü geceleri söker, ertesi sabah aynı ipliğe yeniden oturur. Faydasız görünür, çünkü faydasızdır. Fayda arayan biri için düşünmek, tanımı gereği zaman kaybıdır - ve haklıdır da, düşünmek zamanın kaybedilmesidir, kaybedilebilen bir zamanı olmayan da düşünemez.
Fakat düşünmemenin bir bedeli vardır ve bu bedel kişisel değildir. Düşünmeyi bırakmış insan aptal olmaz; hazır cümlelerle konuşan biri olur. Klişe, gerçekliğin insandan bir şey talep etmesine karşı takılmış bir zırhtır; her hazır cümle, o an düşünülmesi gereken şeyin yerine geçer. Ve kötülüğün büyük kısmı, kötü insanların eseri değil, düşünmeyi bırakmış sıradan insanların eseridir. Canavarlık istisnadır; asıl yaygın olan, hiç durup kendine sormamış olmaktır.
Çünkü düşünmek, kişinin kendi tiniyle, var oluşuyla yaptığı sessiz bir konuşmadır. İnsan düşünürken ikiye ayrılır; soran ve cevap veren. Bu ikili, gün boyunca birbirini görmez; ancak yalnız kalındığında bir araya gelir. Vicdan dediğimiz şey de mistik bir organ değil, bu iç konuşmanın kalıntısıdır, yarın sabah birlikte yaşamak zorunda olduğun o ikinci kişinin itirazı. Kendisiyle konuşmayan insanın itiraz edecek kimsesi kalmaz.
Zincir böylece kapanır. Sıkıntıya katlanamayan yalnız kalamaz. Yalnız kalamayan kendisiyle konuşamaz. Kendisiyle konuşamayan, itiraz edecek kimseyi kaybeder. Ve itiraz edilmemiş önerme, önerme değildir.
Sıkıntı, düşüncenin bekleme odasıdır. Odayı kaldırdık; şimdi düşüncenin nereye ineceğini merak ediyoruz.
Düşülmüş not: Bu metin yalnız yazılmadı. Münavebe Kierkegaard’ın, uzun süre Heidegger’in, boş zaman Aristoteles’in, durgunluk Nietzsche’nin, sessiz konuşma Arendt’indir. Yanlış taşınmışlarsa kusur mirasçıya aittir.
Yükleniyor…