Ağırlamak
I. Ağırlık
Ağırlamak, ağır kılmak.. Misafiri ağırlarsın, yani ağırlaştırırsın, yani kolay kalkamasın diye.
Misafir kelimesi de yolculuktan; seferden. Misafir, tanımı gereği gidecek olan. Kapıdan girdiği anda ayakları hala yoldadır, bavulu bir yerde durur ama açılmaz, ceketi sandalyenin arkasına asılmaz, hava sıcaksa ceket de taşınmaz, sahiplenilir belki en çok. Koltuğa oturuşunda bir hafiflik olur. Ev sahibinin bütün marifeti işte bu tanımla uğraşmaktır; gidecek olanı, gitmesi zorlaşsın diye ağırlaştırmak.
Hazırlık da aynı yerden bakıyor meseleye. Hazır, huzur, hazret - hepsi tek bir kökten, bulunmak. Hazırlanmak, huzura hazırlanmaktır o halde; birinin gelip bulunacağı yeri, o bulunuşa uygun hale getirmek. Ev temizlenmez sevgilim, ev huzura hazırlanır.
Ve hazırlığın ilk hamlesi, herkesin sandığının tersine, eklemek değildir. Eksiltmektir.
Dolapta boşaltılan bir askı. Sehpanın üzerinden kaldırılan üç beş şey. Gardırobun bir tarafının, kimseye söylenmeden, bir tarafa dönüşmesi. Banyoda rafın kenarı. Yatağın hangi tarafının artık senin tarafın olduğuna dair, kimsenin ilan etmediği o karar. Senin mesleğin bilir bunu benden iyi; boşluk yokluk değildir, malzemedir. Bir hacmi ancak boşaltarak doldurabilirsin.
Sonra ekleme başlar. İkinci yastık. Buzdolabına giren, tek başına yaşayan bir adamın almayacağı şeyler. Fazladan bir bardak - ki o bardak artık “fazladan” değildir, çift olmuştur, bir tanesi diğerini bekler hale gelmiştir; bir eve girip bardakları sayan biri, o evde kaç kişinin beklendiğini bilir. Terlik. Kapının yanında, senin ayakkabılarının duracağı kadar yer.
Bunların hiçbiri tek tek ağır değildi. Bir yastık kaç gram tutar ki. Ama ev, her birinden sonra tartısını yeniden kurdu. Ağırlık dediğin şey nesnelerin kendi ağırlığı değil sevgilim; nesnelerin kim için orada olduklarının ağırlığı.
Sen gelmeden önce bu ev, seni beklemenin ağırlığındaydı. En hafif hali değildi bu, en gergin haliydi; yay kurulmuş, ok yok.
II. Ayar
Cihazların fabrika ayarı olur. Evlerin de olduğunu, ancak birileri o ayarı bozduğunda öğreniyor insan.
Dört gün, bir evin öğrenmesi için fazlasıyla yeterli bir süreymiş. Bunu bilmiyordum.
Işıkların sönme sırası değişti. Eskiden salondan başlardı, şimdi koridordan. Su ısıtıcısı günde bir kere değil iki kere kaynadı, ikincisi hep gereksizdi ve hep yapıldı. Kapı, alışkın olduğundan daha yavaş kapanmayı öğrendi - bir evde ikinci bir insan varken kapılar başka bir hızla kapanır, bunu kimse öğretmez, ev kendisi bulur. Sabah, alarmın çaldığı saatte değil, ikinci insanın uyandığı saatte başladı. Yatağın bir tarafı bir tarafa dönüştü ve bu, kararla değil, tekrarla oldu; kararlar bozulabilir, tekrarlar bozulmaz.
Bir de sesler. Bir evin akustiği vardır, kendine ait bir uğultusu; iki kişi o uğultuyu değiştirir. Konuşma değil kastettiğim. Konuşmanın arasındaki şeyler; mutfaktan gelen bir tıkırtı, öbür odadan duyulan bir sayfa, birinin duşta olduğunu bilerek yapılan işler. Yalnız yaşayan bir adam evinin sesini duymaz, çünkü sesin karşılaştırılacağı bir şey yoktur. İkinci bir insan geldiğinde ev ilk defa duyulur hale gelir.
Üçüncü gün, ağırlamayı bıraktım.
Bu cümle kötü duyulmasın; tam tersini söylüyor. Ağırlanan kişi bir gün ağırlanmaktan çıkar, ve tam o gün ev sahibi de ev sahibi olmaktan çıkar. Kalkıp bir şey getirmek için sorulmaz artık. Mutfakta hangi çekmecede ne olduğu ikinci kez sorulmaz. Misafirlik, iki tarafın da bıraktığı bir roldür; ikisi aynı anda bırakmalıdır, yoksa olmaz. Biri hala ağırlıyor, öbürü artık ağırlanmıyorsa, o evde bir yanlışlık var demektir.
Biz aynı anda bıraktık. Geriye ne ev sahibi kaldı, ne misafir. Sadece ev kaldı, ve içinde iki kişi.
Alışkanlık, ağırlığın görünmez halidir sevgilim. Görünmez olması hafiflediği anlamına gelmez; sadece artık ölçülmediği anlamına gelir. Dördüncü gün bu ev, ölçmeyi bırakmıştı.
III. Emanet
Bugün kapı bir kere açıldı, bir kere kapandı, ve ev fabrika ayarlarına döndü.
Dönmedi aslında. Döner gibi yaptı.
Hafiflik, kaybın adıdır. Kimse bunu böyle söylemez, çünkü hafiflik iyi bir kelime sanılır; oysa bir evin hafiflemesi, taşıdığı şeyi bırakması demektir. Bugün bu ev, dört gün öncesine göre daha hafif. Aynı eşya, aynı metrekare, aynı duvarlar. Terazi bozulmuş değil. Sadece taşınan şey gitti.
Esasen emanet çok sade bir ilişkidir; bir şey sende durur, ama senin olmaz. Kullanamazsın, harcayamazsın, kendine mal edemezsin. Tek bir borcun vardır; iade. Ve iadenin şöyle bir şartı vardır - iade için sahibinin gelmesi gerekir.
Yani geride bırakılan her şey, farkında olmadan, bir randevudur.
Sen bir şeyler bıraktın. Bilerek mi bilmeyerek mi, sormayacağım; sorulmayan daha uzun yaşar. Ama asıl mesele o değil sevgilim. Asıl mesele; bu evin dört günde öğrendiklerini iade edemeyecek olmam.
Işıkların sönme sırasını sana geri veremem. İkinci kere kaynayan suyu, kapının o yeni hızını, yatağın hangi tarafının kimin tarafı olduğunu, sabahın kaçta başladığını geri veremem. Bunlar eşya değil, ayar. Eşya iade edilir, ayar edilmez; ayar ancak yeniden bozulabilir, o da ancak sen buradayken.
Demek ki elimde iki tür emanet var. Biri iade edilebilir olan, diğeri değil. İade edilemeyeni, senin adına saklıyorum.
Bu ev bugün dört gün öncekinden daha hafif. Tartı böyle diyor, tartılar da yalan söylemez. Ama eksik söylerler; bir evin ağırlığını ölçerler, alacağını ölçemezler.
Ben alacağı ölçtüm. İkinci yastık, öğrenilmiş bir ayar, ve bir ev.
Hepsi bende emanet. Hepsi seni bekliyor, iade için.
Yükleniyor…