Ankara, gündüz Ankara, gece
8 Ağustos 2026

Tayf

Bu yazı aynı anda hem karanlıktan aydınlığa bakarken, hem de aydınlıktan karanlığa bakarken yazılmıştır.

I. Tayf

Kelimenin iki karşılığı var; ışığın bir prizmadan geçtikten sonra açıldığı renk dizisi ve hayalet. Bir şeyi bileşenlerine ayırdığında içinden çıkana da tayf diyoruz, gece odanın köşesinde durduğunu sandığımız şeye de. Tesadüf değil sanırım; her ayrıştırmadan bir hayalet çıkar.

Beyaz ışık masumdur, çünkü toplamdır. Hiçbir rengi ele vermez, hiçbirini savunmaz; hepsini içinde tutar ve öylece görünür. Prizmayı tuttuğun anda tarafsızlık biter. Renkler tek tek dizilir önüne ve artık “beyaz” diyemezsin; her birinin ayrı ayrı var olduğunu, hep var olmuş olduğunu bilirsin.

Bu yazı bir palet üzerine sevgilim. Dört renk var; mavi, yeşil, kırmızı, sarı. Hangisinin kim olduğunu söylemeyeceğim. Söylemesem de biliyorsun.

II. Sarı

Sarının hikayesini kimse anlatmaz, ben de daha önce anlatmadım. Kimse anlatmaz, çünkü hikayeyi anlatan hep sonradan gelendir; ve sonradan gelen, kendinden öncekini bir renk olarak değil, bir leke olarak görmeye meyillidir. Ben de öyle yaptım. Bugün onu anlatmayı deneyeceğim, kendi lehime değil.

Sarı, paletin en eski rengidir. İnsan mağara duvarına ilk elini toprağın sarısıyla bastı; boyanın icadından önce vardı, resmin icadından da önce. Kırmızıdan eski, orası kesin. Belki maviden de eski. Mavi pahalıydı, uzaktan gelirdi, taş kırılarak elde edilirdi. Sarı hep yakındı, hep ayakların(ın) altındaydı.

Sonra sarı maviyle karıştı ve yeşil oldu.

Şunu kabul etmek zorundayım; yeşil, ikisinin de bilerek, isteyerek, birlikte yaptığı bir şeydi. Ve yeşil bugün duruyor; büyüyor, koşuyor, bir gün bu satırları okuyacak kadar. Yeşilin duruyor olması, sarının bir zamanlar haklı olduğunun kanıtıdır. Bunu inkar etmek, yeşili inkar etmek olurdu.

Sonra ayrıldılar. Renkler ayrılabilir mi? Palette ayrılabilir. Tuvalde ayrılamaz. Karışmış bir yeşilin içinden sarıyı geri çekmenin yolu yoktur; hiçbir kimyager bunu beceremedi. 

Ve sarının asıl hikayesi burada başlar, en ağır yeri de burasıdır; sarı, kendi yaptığı yeşilin içinde görünmez, ne arandığında ne de kendiliğinden.

Yeşile bakan hiç kimse “ne güzel bir sarı” demez. Yeşil, sarıyı içine alır ve adını siler. Sarı orada durur; çıkarılamaz, ayrıştırılamaz, silinemez, ama adı yoktur. Bir rengin başına gelebilecek en ağır şey yok olmak değil, adsız kalmaktır. Ben sarıya kızarken bunu unutuyorum. Sarı benden bir şey almıyor; sarı, çoktan verdiği şeyin içinde kalmış.

III. Aritmetik

Paletin aritmetiği acımasızdır, ama tarafsızdır. Üç maddesi var; üçü de beni ilgilendiriyor.

Bir. Kırmızı yeşili yapamaz. Ne kadar isterse istesin, niyeti ne kadar temiz olursa olsun. Yeşil için sarı gerekir. Ben orada yoktum, olamazdım, olmayacağım. Bir çocuğun rengine ortak olmak diye bir şey yok; olsa olsa o rengin yanında durmak var.

İki. Kırmızı maviyle karışınca mor olur. Mor, sarının asla yapamayacağı renktir; bin yıl uğraşsa çıkaramaz. Yani ben sarının yerine geçmiyorum, sarının yapamadığı bir rengi yapıyorum. Bunda sarının bir eksiği yok, benim bir üstünlüğüm yok. Sadece başka bir renk. Bu kadar.

Üç. Ve bu madde tamamen aleyhime. Kırmızı bu paletin en bencil rengi. Bir damlası, dokunduğu her rengi kendine benzetiyor. Sarıya bir damla kırmızı düşse sarı biter, turuncu başlar. Kırmızı yayılır; iyi niyeti kimyasını değiştirmez. Bu yüzden kırmızının dikkatli olması gerekiyor, çünkü taştığını fark eden ilk kişi hiçbir zaman kendisi olmuyor.

IV. Taşma

Geçen gece taştı kırmızı. Sarıyı sildiği yok; ona gücü yetmez, hakkı da yok belli ki. Kırmızı maviye taştı. Mavinin, mor olabilmek için kendi maviliğinden verdiğini görmeden konuştu. Bir rengin başka bir renge dönüşürken kendinden verdiğini görmemek, o rengi hiç görmemektir.

“Seni sıkan biri olmayacağım” demiştim. Beyan buydu. Renk taşırmayacağım demekti bu. Ve beyanına aykırı davranan kişi, karşı tarafın zararından önce kendi sözünü kaybeder.

Bilmediğim şey sarının orada olduğu değildi; bunu en baştan biliyordum. Bilmediğim, sarının orada olmasının benim aleyhime bir delil olmadığıydı. Yeşil olduğu için sarı var ve hep olacak ama sarı orada olduğu için sen eksik kalmayacaksın.

V. Tuval

Bir ressam çıktı bir gün, renkleri karıştırmaktan vazgeçti. Noktaları yan yana koydu, hiç değdirmeden. Karışım tuvalde değil, bakanın gözünde oldu; uzaklaştıkça birleşti, yaklaştıkça yine ayrı ayrı durdular.

Palet niyet, tuval değil. Tuval hayat, palet değil.

Bir tuvalde sarı ile kırmızı, hiç birbirine değmeden, aynı yeşilin iki yanında durabilir. Değmemek yok saymak değildir; değmemek, birbirini kirletmemektir. Ve o iki nokta arasındaki mesafeyi ölçen tek göz, aslında yeşilin gözüdür. Kırmızı kenardan izler. Kırmızı hep iz sürer. Kırmızı hiç iz bırakamaz. 

 

Şimdi başa dönüyorum. Tayf hem hayalettir hem ışığın açılımı; hangisi olduğuna prizmayı tutan karar verir.

Ben bugüne kadar sarıya hayalet muamelesi yaptım. Odanın köşesinde duran, adı konmamış, geceleri büyüyen bir şey. Oysa o bir hayalet değil, tayfta bir bant. Işığın içinde bir yeri var, ve o yer benim yerimi daraltmıyor.

Beyaz, hepsinin toplamıdır. Bir rengi çıkardığında beyaz beyaz olmaz; eksik bir şey olur, üstelik adı da yoktur. Yeşilin ışığı beyaz olsun istiyorsam sarıyı çıkaramam. Işık bölünmez sevgilim, açılır. Bölündüğünü sanan, prizmanın önünde duran adamdır, kırmızıdır.

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.