Ankara, gündüz Ankara, gece
15 Temmuz 2026

Çağrı

I.

Sevmek bir duyguyla değil, bir sesle başlıyor olmalı. Duygu sonradan geliyor; önce bir ses geliyor ve insanı adıyla buluyor. Nüfusta yazan ad değil bu, çağrılan ad. İkisi aynı harflerden kurulu, ama biri kimlik, öbürü davet. İnsan çağrıldığı anda anlıyor ki o güne kadar adı yalnızca üzerinde taşıdığı bir şeymiş; oysa ad, birinin ağzında ilk kez eve dönüyor..

II.

Sevince bir ses umuda çağırıyor. Kimin sesi olduğu belirsiz; sevilenin sesi sanılıyor önceleri, değil - sevilenin sesinden geçen bir ses. Ve emretmiyor, buna dikkat etmeli. Dünya emirlerle dolu zaten: dur diyorlar, koş diyorlar, yetiş diyorlar. Bu ses öyle değil. İşaret ediyor sadece, umudu gösteriyor; kapıyı aralayıp bekliyor. İçeri girmek serbestmiş gibi duruyor ama girmemek elde değil. Davetlerin en zorbası bu - zora hiç başvurmayanı..

III.

Ummak ile beklemek karıştırılıyor, oysa akraba bile değiller. Beklemek köşeli bir iş, yani sonlu; saate bakıyor, hesap tutuyor, gecikeni not ediyor. Ummak köşesiz, nasılsa, yani sonsuz; yüze bakıyor, hesabı yok, defteri yok. Bekleyen kapıya bakıyor, uman kapıyı açık bırakıyor. Umanın evi biraz üşüyor bu yüzden - rüzgâr da giriyor açık kapıdan, başka şeyler de. Üşümek, umudun kirası. Kapalı evlerin sıcaklığıysa bambaşka bir faturayla geliyor: içeride hava bitiyor, yani sonlu, kendi ile çelişen..

IV.

Belki de sevmek, bu isme seslendirilmiştir. Umuda yani. Sevmek kendi başına duramıyormuş gibi, ayakta kalmak için bir isme yaslanması gerekiyormuş gibi.. Öyleyse şu da söylenebilir: umutsuz sevgi olmuyor değil, oluyor - ama adressiz mektup gibi oluyor; yazılıyor, pullanıyor, gidemiyor. Umut, sevginin adresi. Ses o adrese doğru yükseliyor ve sevmek denen şey, gidebildiği zaman sevmek oluyor..

V.

Emanet edilmek, sahip olunmaktan ağır. Sahip olunan harcanabiliyor çünkü; emanet harcanamıyor. Emanet, bir gün geri isteneceği bilinerek taşınıyor - üstüne titrenerek. Sevmek umuda emanet edildiyse eğer, her seven bir emanet taşıyan demektir ve emanet taşıyanların elleri titrer. Acemilik sanılıyor o titreme, değil. Emanet taşıyanın titremesi o; saygının en eski hali..

VI.

Bundan böyle o, emanet edildiği ismin seslenişinde duruyor. Seslenişinde durmak.. Işıkta durmak gibi bir şey bu. Işık kimseye bir şey yapmıyor, sadece düşüyor-yükseliyor-yokluğunda var oluyor; insan o düşen şeyin içinde duruyor ve durduğu sürece görünüyor. Sevmek de umudun çağrısı içinde öyle duruyor: görünür, savunmasız, ayakta. Işıksızlığa çekilmek mümkün elbette, ve belki daha az yorucu. Yalnız ışıksızlığın da bir yanı var: içinde duranı kimse görmüyor, çağırmıyor..

VII.

Çağrı kesilmiyor aslında; duymak kesiliyor. Kulak da yoruluyor çünkü, kalp gibi. Kimi zaman yıllarca duyulmuyor o ses, sonra bir gece, bir cümlenin ortasına iliştirilmiş bir adla yeniden başlıyor her şey. Demek ki umut, kaybolan değil, üzerine gürültü binen bir frekans. Sessizlik bu yüzden kıymetli; sessizlik, çağrının duyulduğu oda..

VIII.

Ve bütün çağrıların tek bir doğru cevabı var, bütün dillerde, bütün çağlarda aynı: Buradayım. Anneler seslenir, buradayım. Karanlıkta biri korkar, buradayım. Umut, bir sesin içinden adı çağırır - buradayım..

Bu gece o kelimeyi bir kez daha söyledim; kapı açık, çay demleniyor, gökyüzü karşımda oturuyor.. hayalde..

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.