Safra
Masamızda bir bardak var sevgilim, kenarı çatlak. Atmadım, atmayacağım (Çay bardaklarının bu seferki amacı hatırlatmak.) O çatlaklara bakarken düşündüm: bir bardağın kenarındaki çatlak ile bir insanın zihnindeki çatlak, aynı ustanın işi. İkisini de zaman açıyor sevgilim, ikisini de yaşanmışlık derinleştiriyor ve ikisi de, tuhaftır, kabın hikâyesini kabın kendisinden daha iyi anlatıyor. Ben bu tavrımı yıllarca adsız taşıdım; sonraları öğrendim ki uzak bir adada buna bir isim koymuşlar: wabi-sabi. Kusurun güzelliği, eksiğin asaleti, geçiciliğin duruşu.. Ad konunca sevinemedim ama. Çünkü ad konunca şey vitrine çıkıyor, vitrindeki her şey gibi cilalanıyor.
Aynı adalılar bir şey daha yapıyorlar, kırılan kabı altınla yapıştırıyorlar. Kintsugi. Çatlağı saklamak yerine altınla çiziyor, yaraya sırma işliyorlar. Herkes buna hayran; ben değilim. Kusura bakmasınlar ama altın da bir makyaj - asilinden, pahalısından, felsefe kitabı okumuşundan bir makyaj. Çatlağı öpüp başa koymak da onu değiştirmenin bir yolu çünkü; hayranlık, kabullenmenin en sinsi kaçağı.. Ben senin çatlaklarına altın dökmek istemiyorum sevgilim. Parlatmak da istemiyorum, “ayy ne tatlı” diye bu dünyadan olmayan bir sevimlilikle sarmak da. O çatlaklar süs değil, yara bandı da beklemiyorlar. Onlar sen’sin..
Kendi çatlaklarımdan da konuşalım, adalet yerini bulsun. Ben kendi haritamı çıkardım sevgilim, yıllar sürdü. Suyun altındaki kayaların yerini ezbere bilen kaptan meselesi - o haritada hangi koyda hangi sığlık var, hangi boğazda akıntı ters döner, biliyorum. Bilmek fırtınayı dindirmiyor, sadece dümeni nereye kıracağımı söylüyor; sana da söyledim zaten, işaretleye işaretleye. Hareket şemaları diyorum ben bunlara, romantizmi kıt bir tabir, kusura bakma - mühendislik, şiirin yetmediği yerde devreye giriyor. En büyük kayamın yerini de gördün yakın zamanda; harita doğruymuş, tesellin bu olsun. Ve şunu bil: elimde o haritayla sana “katlan” diyecek bir ukalalığım yok. Katlanmak tek kişilik bir eylem, kapıları içeriden kapalı. Benim istediğim başka bir şey: uyumlanmak. Uyum bir musıki terimiydi hani, iki sesin birbirini bozmadan üst üste binmesi.. Uyumlanmak da akordun süreklisi işte; bir kere kurup bırakmak değil, her sabah kulağı yeniden dayamak..
Şimdi senin ağırlıklarına geleyim, asıl söyleyeceğim burada. Gemiler bilir bunu sevgilim: yüklerini limanda bırakırlar, safralarını asla. Safra - geminin karnındaki o ağırlık - yük değildir çünkü; dengedir. Onu boşaltırsan gemi hafiflemez, devrilir. Senin kusurların dediğin, benim gördüğüm: safran. O aksaklıklar, o keskin dönüşlerin, o kimseye anlatmadığın dip akıntıların.. Bunlar seni yavaşlatan fazlalıklar değil, seni dik tutan denge ağırlıkların. Ben o ağırlıkları senden almaya talip değilim - dürüst olayım, muhtemelen becerim de yok, niyetim hiç yok. Aksi halde dümeni başka, yalpası başka bir gemi olurdu ve ben o gemiyi tanımazdım. Ama bak, şunun sözünü veriyorum: yeri geldiğinde ağırlıklarını değil, seni sırtlarım. Fark önemli sevgilim. Ağırlığını taşımak seni hafifletmek olurdu - seni taşımak, seni ağırlığınla birlikte sevmek.
İyi misin? Günde kaç kere, saymadım, sen de sayma. Denizciler eskiden derinliği nasıl ölçermiş, anlatayım: ucunda kurşun olan bir ip sarkıtırlarmış suya, iskandil derlermiş adına. Suyu boşaltmak için değil, suya karışmak için de değil - sadece altlarındaki derinliği bilmek için. Benim iyi misin’lerim o ip işte. Cevabın “iyiyim” olması şart değil, ipin ucunun dibe değmesi yeter; hangi derinlikte seyrettiğini bileyim, rotamı ona göre kırayım. Sorma desen de soracağım bu arada - bunu yazıya geçiriyorum ki ileride itiraz hakkın düşsün. İskandil atmayan kaptan karaya oturur sevgilim; ben seni sığlıkta bırakmam..
İyi olmanı istiyorum, elbette istiyorum. Ama dikkat et, bu bir yarış duası değil. Ben senin bir kürsüde birinci olmanı, o ipi göğüslemeni, madalyayla dönmeni istemiyorum - dünya zaten herkesin boynuna bir kronometre asmış, bir tane de benden olmasın. Sisifos’u hatırla: tepeye varmak umurunda değil, kayayı iterken nefes nefese kalsan da devam etmek.. Şimdi bu önermeyi bize ve bir adım ileriye taşıyalım: bazen kayayı da bırakacağız sevgilim. Yolun kenarına oturacağız, ayaklarımızı toza uzatacağız, kayaya sırtımızı yaslayacağız hatta - kaya buna da yarar. Birlikte nefeslenmek de sevdaya dair çünkü; yol almak kadar, belki daha çok. Sevmek hep bir fiil sanılıyor, koşmak gibi, taşımak gibi.. Oysa sevmenin bir de durma hali var: yan yana oturup aynı manzaraya susmak, iki nefesin aynı tempoya inmesini beklemek. Uyumlanmak dediğim buydu zaten; en yavaş halimizde aynı ritimde olmak..
Toparlıyorum, çay soğumadan. Masada o çatlak bardak duruyor; altınsız, cilasız, vitrinsiz. Ben ondan içmeye devam edeceğim, sen sormamaya. Haritam sende, safran sende, iskandil bende, yol kenarı ikimizde..
Yükleniyor…