Pergel
Bu satırları şimdi okuma çocuk. Büyü, boyun harflere yetişsin, sonra oku. Mektupların en sabırlısı bu; postası yıllar süren.. Ben sana bugününü değil, bir gün dönüp bakacağın bugününü yazıyorum. Çocuklara aynayı hep sonradan uzatırlar; ben aynayı şimdiden kuruyorum, sen boyunca büyüdüğünde yüzün denk gelsin diye.
Önce adından başlayalım, çünkü her şey adında saklı ve ad koymak, var etmektir; bunu daha önce yazdım, okursun belki. Çok eskiden, bozkırın ortasında, keçe çadırların içinde bir tanrıça yaşarmış. Kanatlarını anaların ve bebeklerin üzerine gerermiş; beşiklerin başında bekler, uykuların nöbetini tutarmış. İnsanlar o zamanlar beşiğin etrafına bir çember çizerlermiş, kötülük içeri giremesin diye. Çember.. Annenin en sevdiği şekil. Gerçi bunu dünyaya nefes vermeden biliyordun. Şimdi dur ve bak çocuk: sana bu adı veren kim? Annen sana adını verirken aslında kendi görev tanımını yazmış. Koruyucunun adını sana koymuş, koruma işini kendine saklamış. Bazı anneler çocuklarına isim verir; annen sana bir söz vermiş. Ben o sözün tutuluşunu her gün izliyorum..
Türkçede “ana” iki kapıya birden açılır, biliyor musun? Ana: doğuran. Ana: asıl olan. Ana yol, ana dil, ana kapı.. Dil, anneliğin tarifini gizlemiş: asıl olan. Sen hangi yola çıkarsan çık, bütün yollar önce ondan ayrılıyor ve kaybolursan - kaybolursun, kaybolmak serbest ve ancak kaybolarak keşfedeceksin - bütün yollar ona çıkıyor. Annen sana büyük laflar etmedi hiç; anları verdi çocuk. Saç örgüsünün anını, ateş ölçen dudağın anını, kapıdan girerken adını iki heceye bölerek çağırışının anını.. Sen büyüyünce çocukluğundan koca cümleler hatırlamayacaksın , anlar hatırlayacaksın. Ana dediğin, anların toplamı..
Sana annenden bahsetmeliyim, benim gördüğüm yerden. Sen onu içeriden tanıyorsun -kokusundan, sesinden, dizinin güvenliğinden. Anneler dizlerinden tanınır çünkü; dizine yatılır annelerin ve dizleri hep güvenlidir, bir savaşın ortasında bile, bir savaşın ortasında hatta. Bense onu dışarıdan tanıyorum, mesafenin dürüstlüğüyle. Ve dışarıdan bakınca görünen şu: annen bir pergel. Eskiler öyle derler çocuk, eskiler hep derler - bir ayağım sabit, öbürüyle bütün dünyayı dolaşırım. Pergelin sabit ayağı sensin. Nereye giderse gitsin, ne çizerse çizsin - evler, işler, yeni başlangıçlar, benim bilmediğim nice yorgunluk - bir ayağı hep sende. Çember bu yüzden onun şekli: çember, sabit ayağını sevenlerin çizebildiği şekil. Köşe çizenlerin merkezi yoktur; annenin merkezi sensin..
Şimdi sana bir de büyükçe bir şey anlatacağım, uyuma. Evler bazen değişir çocuk. Çok eskiden insanlar, ömrünü dolduran evi törenle kapatır, üzerine yenisini kurarlarmış, annen öğretti, sana da öğretir. Yıkım değilmiş bu, vedaymış; kızmadan, küsmeden, teşekkür ederek.. Senin de evin değişti. Bunun yeryüzünde kalın kelimeleri var; sana o kelimeleri öğretmeyecek kadar seviyor seni annen. Şu kadarını bil çocuk: o evden bir duvar ayrıldı. Duvarlar ayrılabilir; kimsenin suçu olmadan, hele senin hiç olmadan. Bir çocuğun üşümesi, hiçbir zaman çocuğun ayıbı değildir..
Ama asıl anlatmak istediğim duvar değil, sonrası. Annen ne yaptı biliyor musun? Rüzgârın gireceği yere kendi sırtını koydu. Bir duvar eksilen evde iki duvar oldu; hem yaslanılan, hem saran. Sen sabahları aynı sıcaklığa uyandın; evin gece boyu yeniden kurulduğunu fark etmedin bile. Fark etmemen, onun zaferiydi çocuk. Soğuğu taşıyıcı duvar bilir, odada uyuyan çocuk değil. Bir de şunu bil: bahçıvanlar ağacı taşırken kökünü çıplak taşımazlar; kökün etrafındaki toprağı da kucaklarlar ki ağaç, taşındığını anlamasın. Sen o ağaçsın. Toprağın hiç savrulmadıysa, annenin avuçları yüzünden. Kendi avuçlarına bakmadı o günlerde; senin köküne baktı. Sen annen için bir kâğıda yazılmış en yeni, en aydınlık satırsın ve yeni satırın güzelliği, kâğıdın yaşadıklarına rağmen değil, onlarla birlikte..
Senin güzelliğine gelince - herkes söylüyor, ben de söyleyeyim de kayda geçsin. Ama önce bir düzeltme: güzellik sana ayrıca verilmiş bir şey değil çocuk. Annen sana bakarken yüzünde bir ışık birikiyor; senin yüzündeki, o ışığın yankısı. İki ayna karşılıklı durunca ışık aralarında çoğalır ya, işte o. Sesin, annenin sesinin bir oktav incesi; gülüşün, gülüşünün bir mevsim tazesi. Bir keresinde sırt çantası seçerken ne demiştin? “Ağırlık yapmaz..” Biz büyükler ömrümüzü ağır yüklerin altına girerek ve sonra altında kalarak geçirirken, sen üç kelimeyle hafifliğin formülünü söyledin. O gün anladım: annenle aranızdaki şey tek yönlü değil. O seni büyütüyor, sen onu hafifletiyorsun. O sana çember çiziyor, sen ona merkez oluyorsun. Kanat kimde, kim taşınıyor - sanıldığı kadar belli değil çocuk.
Bana gelince.. Benim yerimi merak edersen bir gün: ben merkez değilim, olmaya da talip değilim. Pergelin sabit ayağı sensin, çizen el annenin. Ben o çemberin çevresinde, uygun uzaklıkta duran biriyim; ne çok yaklaşırım gölge etmeye, ne uzaklaşırım el uzatamayacak kadar. Ben sessiz ama hep orada; annenin çayı demlenirken kapıda, sen düştüğünde - düşersin, düşmek serbest, düşmek şart..
Bir gün bu yazıyı okuyacaksın ve belki soracaksın: “Bunca çember, bunca kelime niye?” Cevabı şimdiden yazıyorum: çünkü sana annen seni çok seviyor demek kolaydı da, gördüğümü tam anlatmak emek istiyordu. Kolayına kaçmak istemedim. Sen o evin merkezisin çocuk; annenin çizdiği çemberin sabit ayağı, kazınan kâğıdın en yeni satırı, “ana” kelimesinin iki anlamını da hak eden kadının kızı..
Uyu şimdi. Kanatlar gerili, çember çizili, nöbet bizde..
İyi ki..
Yükleniyor…