Palimpsest
Karşımda uyuyorsun, karşında oturuyorum. Beyaz elbisenle, koltuğun sana göre şeklini değiştirdiğine yemin edebileceğim bir kıvrımla. (Masalar köşelerinden vazgeçiyordu senin için, koltuklar neden kıvrımlarından vazgeçmesin?)
Elimde rakı; anason suya değdi, beyazlaştı. Demlikte çay, sıranın kendisine gelmesini bekliyor. Bu evde her şey sıraya girmeyi öğrendi çünkü bize imrenip: kelimeler, kokular, nefesler. Bir oyun oynadık seninle, sen bir kelime söyledin, ben bir kelime, sonra sen bir kelime daha ve utanmaz ben, bir kelime. Kuralı bu kadardı. Ve kuralı bu kadar sade olan her şeyin altından, bilirsin, bir evren çıkıyor.
İlk kelime senindi ve oyundan henüz haberin yoktu: beyaz. Şimdi üzerindeki elbiseye bakıyorum ve ilk kelimenin rastlantı olmadığına inanmak istiyorum. İnsan sevince kehanete inanıyor, istatistiğe küsüyor. Ben köpük dedim - belki o an bile aklım bu bardaktaydı, anasonun suya karışırken beyazı köpükten ödünç alışında. Sonra lif geldi, bağ geldi, tutsak geldi. Beş kelimede özetlemişiz meğer: beyaz bir başlangıç, kabaran bir şey, incecik lifler, liflerin birbirine dolanıp bağ oluşu ve o bağa kendi rızasıyla tutsak düşen iki kişi. İlmek demiştim ya sana bir keresinde, kördüğüm değil.. Tutsaklığın da rızaya dayananı makbul; kapıyı içeriden kilitleyeni. Çünkü hapishaneler ile kaleler aynı binalarda olabiliyorlar, aynı kapıların ardında..
Sonra oyunda bir pencere açıldı - kelimenin kendisi açtı, biz değil. Pencereden çiçek göründü, çiçekten kök, kökten tutunmak.. ve rahim. Bütün başlangıçların en eski odası. Bir kelime oyunu bu kadar hızlı mı iner insanın en dibine? İniyormuş. Çünkü kelimeler masum değil sevgilim, hiç olmadılar; her biri söyleyenin cebinden bir şey düşürüyor yere. Biz de eğilip birbirimizi topluyoruz, oyun dediğimiz bu..
Hadi yazının sahibini değiştirelim, sen yazmaya devam et bu yazıyı, ben uyurken ve sen izlerken, ben sarhoşken ve sen içerken:
Sen iz dedin, ben palimpsest. Parşömen pahalıyken eskiler yazıyı kazır, üstüne yeniden yazarlarmış; ama kazınan hiç tam silinmezmiş, alttan sızarmış. İşte biz sevgilim.. İkimizin de parşömeninde eski yazılar var; kazıdık, törenini bile yaptık - tören derken mülkün temelinin sağlanmaya çalışıldığı binalardan çıkarken yapılan şakalar diyorum sevgilim, anımsama, kıskanırım bunu bile - yine de sızıyor. Sızsın. Yeni metnin güzelliği, altındaki eskinin tam okunamamasında. Tam okunsa tarih olurduk, silinse yalan; böyle, sızıntı halinde, hikayeyiz..
Müzikten Orfeus’a bir adım. Orfeus’un hatası arkasına bakmaktı diyorlar; bence hatası, bakmadan sevebileceğini sanmaktı. Ben arkama baktım sevgilim, defalarca, geçmişe, geçmişime, geçmişine.. Sen taş kesilmedin, ben de kaybetmedim. Belki mit yanlış anlatılıyor, belki de biz miti yanlış yaşıyoruz. İkisinin de şerefine..
Sonra sen Parmenion dedin ve ben kadehi bıraktım. (Bu oyunda ansiklopedi karıştırmak yasaktı; sen aklından söyledin, ben aklımdan şaşırdım.) Hani Pers’in barış teklifi masadayken “Ben olsam kabul ederdim” diyen komutan; İskender’in “Ben de, Parmenion olsaydım” dediği. Aynı cümle, iki ağız, apayrı iki dünya. Oyunun ilerisinde bunun provasını yapacağımızı henüz bilmiyorduk. Mermer geldi ardından; Parmenion’dan mermere geçmek kolay, ikisi de antik, ikisi de ağır. Ama ben mermeri duyunca artık hep seni düşünüyorum - anlam taşta değil, darbede diyen elleri.
Hayal, şeffaf, küre.. Bir kar küresi belki, içinde minicik bir ev, sallayınca üzerine mevsim yağan. Ya da o şeffaf küre dünyanın kendisi, bir freskteki avucun içinde tutulan. El zaten hemen ardından geldi - oyun kendi freskini önceden haber veriyordu da biz görmüyorduk - ve elden nefes, nefesten yaşam. Toprağa ruh böyle üflenmişti; sıralamamız doğru, kaynağı eski.
Sonra sen Umay dedin ve oda bir an eski bir çadıra dönüştü; kanatlarını anaların ve bebeklerin üzerine geren o en eski tanrıça. Ana dedim ben. Başka ne denir? Bazı kelimelerin yanına ancak kendinden eskisi konabiliyor, kendinden var edeni..
Yazının sahipliğini geri alıyorum sevgilim..
Alarm neden geldi, şaşırdın - anneler çocuklarını büyüttükten sonra bir hatırlatma gibi dururlar önlerinde, her hatalarında ağızlarına dolanırlar, dizine yatılır annelerin ve dizleri hep güvenlidir, bir savaşın ortasında bile, bir savaşın ortasında hatta - ama hemen kırmızıya bağlandı sözlüğünüz. Kırmızı benim, biliyorsun; sana doğru hızla akan..
Ve işte orada, oyunun tam ortasında: sen ben dedin. Kural gereği bana yeni bir kelime lazımdı. Bulamadım. Aramadım da. Ben de ben dedim. Parmenion’un cümlesi döndü dolaştı, bizi buldu: aynı kelime, iki ağız. Sen “ben” deyince başka bir şey oluyor, ben “ben” deyince başka. Sonra sen mavi dedin - mavi hep sendin zaten, sağ şeritteki o değişmez mavilik; yani sıra kendini söylemekteydi ve sen kendini söyledin. Ben de biz dedim, bu da kendim. Hesap tamam: ben artı ben, mavinin ve kırmızının arasında bir yerde, biz. Hesabını sorduğun çakmak..
Gerisi fizik. Çember, merkez, çekim.. Bunları sana yazdım sevgilim, aç-oku ama ağlama; iki cisim, ortak ağırlık merkezi, kimsenin kimsenin etrafında dönmediği o adil yörünge. Sayfalarca anlattığım şey oyunda üç kelimeye sığdı. Demek ki yazı uzun olunca değil, doğru olunca anlaşılıyor. (Bu cümle bu yazının aleyhine, biliyorum. Devam ediyorum..)
Su, kahve, koku, huzur, toprak.. Bu beşli bir sabah tarifi; toprak da fincanın dibindeki telve ya da senin pencerenin önündeki saksı - hangisiyse artık, ikisi de köke çıkıyor, kök yukarıda geçmişti zaten. Anıdan zamana, zamandan hıza.. ve tam gaza kaptırmışken durmak dedin. Zamanı yavaşlatmak ne mümkün diye yazmıştım ya bir keresinde; yanılmışım yine, yenilgim diyemiyorum özenti olmamak adına, yanılgım diyorum, en güzel yanılgın benim sevgilim.. Yanılgı kelimeyle durduruluyormuş. Durmak’tan sonra soluk geldi - hem nefes olan, hem rengi atmış olan. Türkçe bazen tek kelimeye iki hayat sığdırıyor. “Biz” gibi, biz gibi..
Balık nereden çıktı bilmiyorum - bir yerde mutlaka şu an sarhoştur bir aşık - ama balıktan doğum gününe sıçradık ve biri, sen ya da ben, artık kim, kelimeyi ters çevirdi: gün doğumu. Aynı iki kelime, ters sıra, bambaşka bir anlam. Her doğum günü bir gün doğumu zaten; keşke tersi de doğru olsa, her gün doğumunda yeniden doğsak.. Belki de oluyordur da alışkanlıktan fark etmiyoruzdur. Heyecan ve kıpırtı bunun üzerine geldi. Açıklamaya gerek var mı, bilmiyorum. Yok..
Kalemi yine sana bırakıyorum sevgilim. Kimin yazdığını fark etmeyeceksin, biliyorum; etme. Parmenion’da apayrı dünyalara açılan iki ağız, oyunun burasına gelene kadar tek ele alışmış..
Sonra sen lütfen dedin. Tek başına, bağlamsız, kime söylendiği belirsiz bir lütfen. Oyunun en savunmasız kelimesi; ne isim, ne fiil, sadece bir avuç açılışı. Ben Adem’in Yaratılışı dedim. Michelangelo’nun tavanı; iki el, iki parmak ve aralarındaki o milimetrik boşluk. Bütün fresk o boşluk için yapılmış - değseler resim biterdi, hikâye kapanırdı. Bizim merkezimiz de öyle bir boşlukta duruyor ya sevgilim, ikimize de eşit uzaklıkta.. Lütfen’in cevabı buydu benim aklımca: değmeden duran, durmadan yaklaşan..
Sen Lilith’in laneti dedin. Adem’in ilk karısı; birinin etrafında dönmeyi, uydu olmayı reddettiği için bahçeden sürülen. Adına lanet demişler. Bense yörüngeden anlayan biri olarak şunu söyleyeyim: Lilith’in istediği tek şey ortak bir merkezdi. Eş kütle, eş mesafe, eş sarmal. Talep ettiği fizikti, isyan değil; denklemi erken yazdığı için sürüldü. Kızıl geldi ardından, yakışığıyla.
Sonra sen kelimeyi ortasından ikiye böldün: şey-tan. Şey ve tan. Tan, yani gün doğumu - ve oyun kendi kuyruğunu ısırdı, kelimeler döngüye girdi. Döngü.. En karanlık dediğimiz kelimenin içinde bile bir şafak saklıymış meğer; yeter ki nereden böleceğini bil. Masumiyet bunun üzerine geldi, gelmek zorundaydı; düşüşten sonra aklanma, kazınandan sonra sızıntı.
Ve son kelime yine senin: gökyüzü. Sema diye ekledin, usulca. Hem gök, hem dönüş. Kelime oyununun son kelimesinin de bir kelime oyunu olması.. Sema dönüyor diye duymuştum, denemedim hiç, diye yazmıştım vaktiyle; dönmek için merkez gerekmiyor sanıyordum o zamanlar. Eksik biliyormuşum yine, benim sende bu cahilliğimin çözümü seni daha da bilmek, göz yaşındaki tuz oranını bile.. Merkez gerekiyormuş; ama kimsenin üzerinde durmayan, aramızdaki boşluğa çizilmiş bir merkez. Sen son kelimeyi söylediğinde oyun bitmedi aslında, yörüngesine oturdu.
Elli beş kelime saydım az önce, sen uyurken. Tek sayı; demek sen bir fazla söyledin. İlk kelime senin, son kelime senin. Oyunun çerçevesi sen, içi biz. Bu matematiğe itirazım yok.
Rakımın beyazı çözülüyor, çay demini çoktan aldı, sen karşımda soluk alıp veriyorsun - oyundaki sıralamayla hem de: nefes, yaşam. Beyaz elbisen ilk kelimeni hâlâ üzerinde taşıyor. Uyandığında bunların hiçbirini söylemeyeceğim; yazının işi bu zaten, söyleyemediklerimi senden önce uyandırmak..
Ama bir sonraki oyunda ilk kelimeyi ben söyleyeceğim sevgilim. Hangisi olduğunu biliyorum, buraya yazmıyorum.
Palimpsest bu; kazısan da sızar. Okursun.. İyi ki..
Yükleniyor…