Sergi
Ayna dediğin aslında cam; arkasına sır çekilmiş cam. (Sırrı olmayan cam ayna olamıyor; bakıyorsun, içinden geçip gidiyorsun.) Sır, aynanın arkasındaki o ince kaplama; sır, kimseye söylenmeyen.. İki anlam aynı kelimede oturuyorsa tesadüf aramam ben, dilin bir bildiği vardır: bir yüzeyin yüz gösterebilmesi için, bir yerinin örtülü olması gerekiyormuş. Tamamen açık olan hiçbir şey yüz göstermiyor; ya geçiliyor içinden, ya geçip gidiliyor önünden..
Bu gece sana bir sergi kurdum zihnimde. Dört odalı. Küratörü benim, tek davetlisi sen. Bilet yok, vestiyer yok, açılış konuşması yok; tek kural şu: her odada bir kere elini tutacağım. Gel..
Birinci oda: Cila
Bu odada her şey parlıyor. Balon köpekler, krom yüzeyler, tek çiziği olmayan heykeller.. Elini uzat, gezdir üzerlerinde: hiçbir yere takılmıyorsun. Direnç yok, pürüz yok, iz yok. Bu odadaki her şey okşanmak için yapılmış, hiçbir şey tutunmak için değil. Ve işte yavanlık. Yavan, eskiden katıksız ekmeğe denirmiş; yağsız, tuzsuz, kuru.. Pürüz, güzelliğin katığıymış meğer. Katıksız güzellik boğazdan geçiyor geçmesine, ama tat bırakmıyor.
Pürüzsüz olan incitmez, doğru. Ama incitmeyen şey iz de bırakmaz. Cilalı yüzeyde yara yok, yara olmayınca hikaye yok, hikaye olmayınca karşısında durup soracağın soru yok. Sen bilirsin bunu, ellerin bilir: anlam taşta değil, darbede.. Cilalı taş, darbelerini sakladığı için değil, hiç darbe yememiş gibi yaptığı için yalan söylüyor. Mermer tozu yutmuş biri olarak söyle bana (!): hiç direnmeyen bir malzemeye heykel denir mi? Denmez. Olsa olsa yüzey denir. Bu odada güzellik yok, sadece beğeni var; beğeni de güzelliğin bozuk para hali..
Elini tuttum. Geçiyoruz.
İkinci oda: Ekran
Bu oda ışıklı, ama dikkat et. Buradaki hiçbir şey ışığı yansıtmıyor, hepsi kendinden ışıyor. Sırsız camlar bunlar; ayna olamadıkları için ekran olmuşlar. Duvarlarda yüzler - düzeltilmiş, simetrilenmiş, aynı süzgeçten geçmiş yüzler. Tek tek güzeller belki, ama yan yana gelince tuhaf bir şey oluyor, birbirlerine benziyorlar. Güzelliğin çoğulu olmaz oysa; çoğalan şey güzellik değil, kalıptır. Her yüzün altında bir sayaç, beğenilme adedi. Güzellik ölçülünce eksiliyor, sayı arttıkça azalıyor; bu odanın matematiği ters..
Ve bu oda her şeyi gösteriyor. Her şeyi.. Gölgesiz, buğusuz, mesafesiz. Gözetlemeye çağırıyor, gözetmeye değil - perde yok ki burada, perdeyi açacak bir el de yok, davet de yok. Her şeyin göründüğü yerde görülecek şey kalmıyor; şeffaflık, sırrın öldüğü yerin adı. Bir de şu; ekranda çatlak olmaz. Olursa ekran değişir. Bizim masadaki kenarı çatlak bardağı hatırla; bu odaya girse çöpe atarlardı onu, oysa o bardak bu odadaki her şeyden daha çok şey anlatıyor. Işıyan hiçbir şeyin hafızası yok; yansıtan her şeyin var..
Elini tuttum. Burası üşütüyor, geçelim.
Üçüncü oda: Tül
Bu odada ışık az, itiraz etmezsin zaten, tam senlik. Duvarda tek bir şey asılı ve önünde bir tül var. Tülü kaldırmayacağız. Çünkü buranın dersi şu; güzellik ne örtüdür, ne de örtünün altındaki; güzellik, örtüsü içindeki şeydir. Duvağı kaldırınca gelin bitmiyor, ama duvak da süs değil; o bir eşik, bakış oradan geçerken yavaşlasın diye konmuş. Güzel olan, kendini bir hamlede vermeyendir; buğulu camın ardındaki ışık (!), aralık kapıdan sızan ses, yarısı karanlıkta kalan yüz.. Uzaklığın bir görünüşü var, ne kadar yakında olursa olsun, hale belki de, ben mesafenin duası diyorum.
Sır kelimesi de bu odada oturuyor işte. Aynaya sır çekilir, çömleğe sır çekilir, insana sır verilir.. Üçünde de aynı iş, bir yüzeyin arkasını kapatma ki önü derinleşsin. Bana sırlarını verdiğin geceleri düşünüyorum; her seferinde daha görünür oldun, daha az çıplak. Çünkü mahrem, saklanan değil, emanet edilendir - ve emanetin ne olduğunu yazmıştım: geri isteneceği bilinerek, üstüne titrenerek taşınan şey.
Bu odada elini uzun tuttum, fark ettin mi bilmem..
Dördüncü oda: Kapı
Bu odanın duvarı yok. Kapıyı açıyorum ve karşımızda - dağ, gece, açık deniz, hangisini istersen; ben gökyüzü diyeceğim, son kelime senindi çünkü oyunumuzda. Buraya kadar gördüklerimizin hepsi güzeldi ya da güzele öykünüyordu; bu kapıdan görünense başka bir şey; yüce. Farkı şöyle: Königsberg’in o dakik adamından beri: güzel, biçimiyle sever kendini; yüce, biçime sığmayışıyla. Güzel avuca gelir, yüce avucu aşar. Güzelin karşısında insan gülümser, yücenin karşısında önce bir adım geriler - sonra, tuhaftır, büyür. Küçüldüğün yerden büyümek: yücenin insana ikramı bu.
Güzel misafir edilir; yüce misafir edilmez, ona misafir olunur. Bu yüzden ilk üç odayı ben kurdum, bu kapıyı değil; kapı zaten oradaydı, ben sadece açtım. Pürüzsüz olan hesaplanabilir, dijital olan çoğaltılabilir, örtü dahi bir elin işidir.. Yüce ise hesaba gelmeyendir; fırtınanın saati yok, dağın küratörü yok. Ve galiba en çok bu yüzden ürpertiyor..
“Yüzüme bak ama Anna, yüzüme bak”
Çıkış
Sergiden çıkarken sana asıl söyleyeceğimi söyleyeyim, iki gecedir cebimde taşıyorum.
Biz her şeyi konuşmuştuk ya; zamanlamasını, hazırlığını, doğru anını.. Ertelemiştik. Takvim pürüzsüzdü, cilalıydı, kusursuz kayıyordu. Sonra hayat plana bir pürüz koydu; bir uyku uyunmadı ve aralandı ve bir kapı açıldı ve pergelin sabit ayağı, uyku sersemi adımlarla, kendi çemberinin ortasından çıkıp geldi. Prova yoktu, süzgeç yoktu, sahneleme yoktu. Tanışma dediğimiz şey, biz onu tasarlamaktan vazgeçtiğimiz an kendini tanıttı..
Ve ben orada, o birkaç dakikada, bu serginin bütün odalarını bir arada gördüm sevgilim. Cilasızdı; uykudan uyanmış bir çocuk kadar cilasız. Ekransızdı; arada hiçbir cam yoktu, ışık kendindendi ama yansıyandı da. Örtülüydü; o an bana her şeyini vermedi, vermesin de; eşikte durdu, eşikte durması güzelliğindendi. Ve avucu aşıyordu - küçücük bir şeyin avucu aşması, yücenin ev haline gelmiş hali olmalı. Güzel ile yüce arasındaki farkı dört odada anlatmaya çalıştım; hayat aynı dersi kapı aralığında verdi, tek kelime etmeden..
Sergim bu kadar. Tülü kaldırmadık, kaldırmayacağız; sayaçları geride bıraktık; kapıyı - biliyorsun - açık bırakıyoruz. Cilasız, filtresiz, provasız.. Sır bende, iki anlamıyla da: hem arkanı kapatan o ince kaplama olurum, yüzün derinleşsin diye; hem de kimseye söylemem..
İyi ki..
Yükleniyor…