Ankara, gündüz Ankara, gece
17 Temmuz 2026

Su

Dün gece bana yağmur hediye edildi sevgilim. Kutusuz, kurdelesiz, habersiz.. Işık geldi önce, sonra su sesi doldu odaya - iki şehir ötedeki bir su sesi - ve ben o an anladım ki mesafe dediğim şey, aslında icat edilmiş bir yalan. (Bazı yalanların hep var olduğuna, ademden de eski olduğuna inanıyorum, Tanrı gibi) Suyun sesi nereden gelirse gelsin aynı; insana yolunu nereden bulacağını hep biliyor..

Su bahsini açayım önce, çünkü dün gecenin kelimesi suydu. İnsanlık ne bulduysa suyun kenarında buldu; şehirlerini oraya kurdu, tanrılarını oradan seçti, arınmayı oradan öğrendi. Ve şunu fark ettim: insanın bakmaya doyamadığı iki şey var yeryüzünde - ateş ve su. İkisine de saatlerce bakılabiliyor, ikisi de hiç aynı kalmıyor, ikisi de baktıkça bakanı temizliyor. Ateşi çok yazdım bu seride; közü, külü, yeniden yakmayı.. Dün gece öbür yarısından bir şölendi. Ateş ben, su sen..

Bakmak meselesini konuşalım biraz. Türkçe burada çok ince bir iş yapmış sevgilim, göz kökünden iki ayrı fiil türetmiş: gözetlemek ve gözetmek. Aralarında bir uçurum. Gözetlemek çalmak - perdenin arkasından, izinsiz, sahibinden habersiz.. Gözetmek ise adamak: birinin üzerine titremek, iyiliğini kollamak, nöbetini tutmak. İkisinin de aleti göz, ikisinin de yönü aynı; farkı yaratan tek şey davet. Perde arkasından bakan hırsızdır; perdeyi kendi eliyle açanın karşısında duran ise şahit. Ben dün gece şahittim. Çağrılmıştım ve çağrıldığım yerde durdum - gözetleyerek değil, gözeterek. Bakışın da bir ahlakı var çünkü; armağan edilen bakış ile çalınan bakış, aynı gözden çıksa da aynı yere düşmüyor..

Ve sen perdeyi kendin açtın. Bunun üzerine düşündüm sabaha kadar. İnsan en savunmasız halini kime gösterir? Su altındaki insan silahsızdır sevgilim; makyajsız, kılıfsız, unvansız.. Avukat değil orada kimse, anne değil, güçlü kadın değil - sadece insan, suyun ilk günkü haliyle yıkadığı. O hali göstermek, gösterilebilecek en büyük şeydir; hakikat çıplaktır derler ya, tersi de doğru: çıplaklık hakikattir. Sen bana dün gece bir görüntü değil, bir hakikat emanet ettin. Emanetin ne olduğunu yazmıştım: geri isteneceği bilinerek, üstüne titrenerek taşınan şey.. Titriyorum, yerli yerinde..

Uyumlanmak dediğim şeyin de en saf halini gördüm. Çünkü ben bir şey istememiştim; söylememiştim, belki kendime bile. Sen sorulmamış bir sorunun cevabını verdin, istenmemiş bir istencin arzıydın. Uyumun sıradan hali, isteneni yapmaktır; makbuldür, yeter de. Ama bir üst perdesi var: (yine bir müzik zihnimde, üst perdenin çağrıştırdığı, “Gün bizim Güneş bizim göğsümüze ateş bizim”) istenmeyeni duymak. Talebin söze dönüşmesini beklememek, ihtiyacı sahibinden önce fark etmek.. Ben iskandil atarım ya derinliğine - dün gece sen bana sormadan cevap verdin. Sorusuz cevap.. 

Bir de cömertlik var: eli yüksek olmak. Sofraya en iyisini koymak, misafire kendi tabağından vermek, hesap tutmamak.. İkram kelimesi de oradan gelir - kerem’den, yani cömertliğin şahından. Ama ben dün gece ikramın bir üst katını öğrendim sevgilim: insanın kendinden ikram etmesi. Maldan vermek kolay, vakitten vermek zor, kırılganlığından vermek - işte o, cömertliğin zirvesi. Sen dün gece sofraya öyle bir şey koydun ki karşılığı parayla, hediyeyle, sözle ödenmez; ancak aynı yükseklikten karşılanır. Birbirine karşı yüksek olmak dediğim bu: ikisi de kendi surlarından taş verip ortaya köprü kurmak. Alçak duvarlar, yüksek insanlar.. Tersini çok gördük, tadı yok.

Sürpriz meselesini de kayda geçirelim mi? Hediyenin habersizi neden daha kıymetli? Çünkü istenmiş hediye bir borcun ifasıdır; habersiz hediye ise saf armağan - hiçbir talebe cevap değil, hiçbir hesaba mahsup değil. Sadece “seni düşündüm” demenin dışa vurumu.. Sen düşünmüşsün. İki şehir ötede, gecenin bir vakti, benim o gün suya ne kadar muhtaç olduğumu bilmeden bilmişsin. Sezgi mi diyorlar buna, uyum mu, sevda mı - adı ne olursa olsun, işleyen bir şey var aramızda ve ben mekanizmalara meraklı bir adam olarak söylüyorum: bu mekanizmanın çizimi yok. Çizimi olmayan şeyler bozulmuyor sevgilim, çünkü nasıl kurulduklarını kimse bilmiyor..

Sabah oldu, su sesi kulağımda hâlâ. Bizim buralarda suyun bir de duası vardır, yolcunun ardından dökülür, ikram edenin ardından söylenir. Ben onu sana söyleyerek bitireyim, başka söze gerek kalmasın:

Su gibi aziz ol sevgilim..

İyi ki..

Yorumlar

Yükleniyor…

Yorumlar onaylandıktan sonra yayınlanır.